Eleni elindeki çantaları mutfağa bırakıp yeniden bahçeye döndüğünde Maria halâ yarım kalan ahşap kuşu inceliyordu. Eleni’yi görünce dönüp ona baktı, gülümsemeye çalıştı ama yapamadı. İçinde biriken merak ve belirsizlik onu iyiden iyiye boğmaya başlamıştı.
Hiçbir şey söylemeden atölyeye yöneldi Eleni. Küçük bir yontucu bıçak aldı. Sonra yarım kalan kuşu da alıp Maria’nın yanına oturdu. Bıçağı ve kuşu masanın üzerine koydu.
“Bak Maria, biliyorsun bu kuş hiç tamamlanmadı? Hep yarım, hep eksik kaldı. Benim hikâyem gibi. Bize sığınmış, bizden medet ummuş ama çare bulamadığımız için bize mahkûm olmuş, küçük poli.”
Bu defa figür daha farklı görünüyordu gözüne Maria’nın; yalnız bir kanadı olan, başı eğik umutsuz bir kuş… Uçmak değil, sanki bu eve sığınmak ister gibi görünüyordu.
Eleni bir müddet sonra yeniden ayağa kalktı, ağır ve yorgun adımlarla atölyeye geçip bir bohça çıkardı eski sandığın içinden. Getirip onu da kuşun yanına koydu. İtinayla açtı bohçanın düğümlerini. İçinden solgun bir bebek battaniyesi çıktı. Kenarları işli, iplikleri çözülmüş, ama hâlâ titizlikle saklandığı belliydi. Sessizce kucağına bastırdı battaniyeyi.
“Bu, oğlumundu,” dedi. Sesi neredeyse fısıltıydı. Maria sadece başını eğdi.
“Çok küçüktü. Bizimle kalamadı. Tanrı onu yanına almak istedi belki de. O günden sonra ben hep yarım kaldım Maria. Başka biri oldum. Halim için de zor oldu bu. Ama ben onu teselli edemedim. İçine çekildim. Sessizleştim. Bir sabah hiçbir şey demeden atölyeye indi, günlerce konuşmadı. Sonra bir kuş oydu. Sonra bir tane daha. Sanki bir şeyleri düzeltmeye çalışıyordu tahtayla, bıçakla, sessizlikle.”
Eleni buğulanan gözlerini gizlemeye çalışarak:
“Anlatacak çok şey var Maria. Hangisini nasıl anlatayım bilmiyorum.”
Maria’nın kalbi Eleni’nin acılarına, çaresizliğine takılıp kalmıştı. Onu teselli etmeye çalışmak istiyordu ama nasıl yapacağını bilemiyordu. Bir elini alıp sıska zayıf ama sıcak sevgi dolu avuçlarının arasında tuttu.
“Şimdi nerde Halim?” diye sordu
Eleni hafifçe başını iki yana salladı.
“Burada. Atölyenin arkasında küçük bir bölme var. Bedeni orada. Ruhu ise kayıp. Tüm gün oturup ahşap oyan bir adam oldu Halim. Bilmiyorum Maria bilmiyorum. Bu evde aynı ekmeği yiyoruz ama başka acıları yutuyoruz. İkimiz de evladımız için birbirimize susuyoruz.”
Bahçeye hafif bir esinti indi, iğde ağacının yaprakları hışırdadı. Maria ürperdi. Belki rüzgârdan, belki Eleni’nin içinde hâlâ bitmemiş yasın soğukluğundan.
Eleni yarım kuş heykeline baktı uzun uzun.
“O heykeli Halim başlattı. Ama yarım bıraktı. ‘Kuş tek kanatlı olursa nereye uçar?’ dedi bir gün. Sonra bir daha dokunmadı. Ben denedim ama tamamlayamadım.”
Sonra Maria’ya baktı:
“Bu kuş eksik de olsa bizim. Ne ben tamamlayabilirim ne de o. İkimiz için aynı anlama geliyor bu kuş.”
Maria’nın boğazı düğümlendi. Eleni’nin hem oğlundan hem sevdiği adamdan uzaklaşıp gömüldüğü yas çoğu şeyi açıklıyordu. Kiliseye neden gelmediğini, neden ses etmeden yaşadığını, neden hiçbir kapıyı tam açmadığını…
Şimdi ikisi de susmuş, gözlerini yere dikmiş bu üzücü havanın altında birlikte eziliyorlardı. Onların dalgın ve sessiz havasını, evin içinden kucağında büyük bir tepsi içinde salatalar, yemekler, tabaklarla dolu Nergis bozdu, “Maria Hanımcım bakın bir şeyler hazırladım. Birazdan serinlik de çöker, bahçe çok güzel olur. Beraber yiyelim. Hem Eleni de çok sevinir değil mi kızım?”
Maria minnetle baktı Nergis’in yüzüne, sonra Eleni’ye baktı.
“Elbette Nergis Anne. Yıllar sonra Maria’yı görmek, sohbet etmek beni de mutlu etti. Kal Maria, lütfen.”
“Ah Eleniça mu. Kalırım elbette.”
Akşam yemeklerini yerken havadan sudan konuştu üç kadın. Ne Eleni’nin ailesinden, ne buraya geldiğinde yaşadıklarından, ne kaybettiği evladından ne de girdiği kuytu köşeden çıkmayan Halim’den söz ettiler. Yemek sonrası kahve içtiler. Nergis yaşadıkları kasabadan bahsetti, onların kıyıya bir defa gittiğini ve çok beğendiğini anlattı Maria’ya. Uzun uzun konuştular, ortak yanları olan Eleni’nin adı geçmeden, onun hüznüne dokunmaktan korkarak.
İlerleyen saatlerde Maria kalkmak için müsaade istedi. Nergis minnetle baktı yaşlı kadına, gelininin uzun zaman sonra içine düştüğü yalnızlıktan hatta ıssızlıktan çıktığını bu yaşlı kadın sayesinde iki üç cümle de olsa konuştuğunu görmüştü.
“Yine gelin Maria Hanımcım. Ben sizi çok sevdim.”
“Eksik olmayın efendim, Sas agápisa polí. Yani… Ben de sizi çok sevdim.”
İki yaşlı kadın kucaklaşarak ayrıldılar. Eleni Maria’yı bahçe kapısının dışına kadar uğurlamak için önden yürüdü. Bahçenin dışına çıktıklarında
“Maria yarın sabah sahilde buluşalım. Biliyorum kafanda çok soru var. Benim için de endişelisin. Hepsini anlatacağım sana.”
“Olur Eleniça mu olur tatlı kızım. Sabah sekizde sahilde seni bekleyeceğim.”
Sevgiyle kucaklaştılar, Maria yavaş adımlarla geldiğinde hissettiği kaygıların yerini sarmış olan hüzünle yürüdü. Ardında bıraktığı Eleni için gözlerinden süzülen yaşları sildi zarif siyah mendiliyle.
Yarın dedi mırıldanır gibi, yarın güzel kızım…



