“Onurlu kahramanların yürekli analarına…”
Mayıs sonuydu. Çan seslerinin ezan seslerine karıştığı o vakitte, köy taş duvarlı, kiremit çatılı evlerin gölgesinde uyanıyordu. Kapılara asılmış nane kuruları, bacalardan yükselen duman, zeytin ağaçlarının arasından süzülen tazelik, sokaklarda yankılanan çocuk gülüşleriyle birleşip bağlardan bahçelere, oradan tüm Selanik’e yayılıyordu.
Güneş, doğarken güzelliğine güzellik katmak istercesine Langaza’nın yamaçlarındaki bahar çiçeklerinin kokusuna karışıyor; köyü altın rengi bir ışıkla yıkıyordu ama bütün o mis kokuların üzerinde öyle güçlü bir rayiha vardı ki adına, Anadolu’da “Yürek Otu” derlerdi. Baharda dalları beyaz bir tül gibi çiçeklerle örtülür, güz vaktiyse dikenli, kıpkırmızı meyveleriyle bir anı ağacına dönüşürdü.
Zübeyde Hanım bu ağaca her baktığında geçmişle gelecek arasında asılı kalırdı. O ağacın köklerinde anılarını, dikenlerinde acılarını, meyvelerinde umutlarını görürdü. Belki de bu yüzden en çok kendisine benzetirdi onu: köklü, dikenli ama daima dimdik.
Fakat o dayanıklılık artık yerini yorgunluğa bırakmıştı. Zübeyde Hanım, zamanın içinde kaybolmuş gibiydi. Zihni, birbirine karışan anılarla doluydu; geçmişle bugünü ayırt edemiyor, sesler arasında gerçeği seçmeye çalışıyordu.
Bir ses yükseldi uzaklardan; “Babam? Öldü mü?”
Masum, mavi gözlerle annesine bakan küçücük bir çocuktu bu. Mustafa…
Sonra annesine sarıldı, titrek ama kararlı bir sesle fısıldadı; “Ağlama anne! Ölümü durdurmak kimsenin elinde değil… Bak, ben varım. Oğlun.”
Belki o an mayıs sonuydu, alıç ağaçları çiçek açmıştı. Belki de bir kış gecesiydi, sobanın çıtırtısına karışan sessizlikte Mustafa, minderde kitaplarını karıştırıyordu.
“Ne okuyorsun oğlum?”
“Tarih… Plevne Muharebeleri. Osman Paşa’yı.”
Zübeyde Hanım derin bir sessizliğe gömüldü. Gözlerinde hem gurur hem endişe vardı. Yerinden kalkıp oğlunun saçlarını okşadı.
“İnşallah sen de onun gibi olursun Mustafa’m,” dedi gözleri dolarak.
Belki o anda, Osman Paşa’nın karakışta, çadırda askerleriyle birlikte direndiği o günleri hatırlamıştı. Kim unutabilirdi o yiğitliği?
Mustafa kitabını kapattı.
“Büyük bir paşa o, anne… Fakat bahtsız bir paşa. Dilediği gibi iş görememiş. Bir paşanın eli ayağı bağlı olursa neye yarar? Bu kitapta yazıyor; Tuna boyundaki ordumuzu İstanbul’dan idare etmişler, o yüzden yenilmişiz. Ben kendi ordumu kendim idare edeceksem paşa olurum anne. Kuru paşalıktan ne çıkar? Maksat vatana hizmet!”
Paşa olmaya o gece, henüz dokuz yaşında karar vermişti Mustafa.
Bir gün, evde sessizlik hâkimken Makbule’yle oturuyordu. Mustafa en sevdiği şarkıyı dördüncü kez mırıldanıyordu.
“Mihr ü mahında gözüm yok, felek benden emin ol…”
Derken bir haber ulaştı. “Güneş ufukta doğmaya başladı.”
Telgrafı eline alır almaz hazırlanıp çıktı. O gece Zübeyde Hanım’ın yüreğini tarifsiz bir keder sardı.
Başka bir akşam, Mustafa kız kardeşine döndü, “Makbule, annemin karyolasının karşısına yer sofrası hazırla! Bu gece sizinle biraz dertleşmek istiyorum. Yarın gidiyorum. Hayat bu… Belki dönerim belki dönemem. Size söyleyeceklerim var.”
Yastıklar dizildi, minderler serildi. Mustafa annesinin karşısına geçti, ellerini tuttu.
“Anneciğim, burası Selanik gibi değil. Ben gittikten sonra sakın dışarı çıkmayın. Benim işim büyük. Başarılı olmam için kalbimin huzur içinde olması gerekiyor. Giderken gözüm arkada kalmasın. Elimi, ayağımı bağlamayın. Memleket için çalışırken sizden yana bir üzüntü yaşamak istemem.”
Zübeyde Hanım heyecandan bayıldı. Zaten zayıf düşmüştü. Bir süre sonra kendine geldiğinde ellerini açıp Tanrı’ya dua etti. “Kalbin adaletten, gözün hakikatten şaşmasın oğlum. Yolun açık olsun…”
Sabaha kadar konuşup dertleştiler. Ertesi gün, araba kapıya dayandığında vedaları acıydı. Sarıldılar, öpüştüler. Mustafa, annesinin ellerini sanki bir daha öpemeyecekmiş gibi dudaklarına götürdü, kokladı. O sabah, ayrılığın rüzgârı bir kez daha Zübeyde Hanım’ın ocağını kavurdu.
Yıllar geçti. O eller bir milletin doğuşuna tanıklık etti. Zübeyde Hanım, yalnızca bir evlat yetiştirmemiş; bir ulusun direncini, Türk kadınının kudretini temsil etmişti. Çorak topraklarda umut yeşertmiş, sabrıyla ve yüreğiyle tarih yazmıştı.
Kader, ona hem ana hem öğretici olmayı yüklemişti. Oğlunun çocukluk adımlarını izlerken sanki içten içe bir milletin yürüyüşünü duymuştu. Geceleri gözlerinden süzülen her damla yaş, toprağa değil zamana düşüyordu; geleceği büyüten bir ananın sessiz duaları oluyordu.
Kimi zaman elinde bir iğneyle bir elbiseyi dikerken aslında dağılmış bir vatanın yırtıklarını diktiğini bilirdi. Yorgun omuzlarında koca bir memleketin yükü, dilinde ise hep aynı dua vardı.
“Oğlumun yolu milletin yoludur. Ne fakirlik ne savaş ne yalnızlık… Hiçbiri inancını sarsamadı. Gözlerimdeki mavilik, Mustafa’mın gözlerine geçti; oradan da bir ulusun ufkuna yayıldı.”
Ama artık kalbi yorgundu. Ölümün sessiz, huzurlu kollarında gezinip duruyordu.
Sabahın ilk ışıkları Karşıyaka Köşkü’nün perdelerinden süzülürken Zübeyde Hanım’ın zihninde anılar bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Hâlâ umutla, belki bir kez daha oğlunu görebileceğine inanıyordu.
Bir an gözleri aralandı. Uzakta, yeşil gözlerinin içine bir silüet düştü.
Tertemiz üniformasıyla masmavi gözleriyle bir çocuk yaklaşıyordu. Yüzünde o tanıdık gülümseme vardı. Elinde tahta ve çividen yapılmış bir tambura, ceplerinde bir avuç dolusu alıçla yanına geldi.
Cebindeki alıçları demirden döşeğin kenarına bıraktı, sonra yavaşça bir türkü mırıldandı.
“Çalın davulları çaydan aşağıya,
Mezarımı kazın bre dostlar, belden aşağıya.
Suyumu kaynatın kazan doluncaya…
Aman ölüm, zalim ölüm, üç gün ara ver,
Al başımdan bu sevdayı, götür yâre ver…”
Odanın içinde o ses yankılandıkça sanki hem geçmiş hem gelecek bir anda birbirine karıştı.
Bir avuç alıcın kokusu, Zübeyde Hanım’ın son nefesine eşlik etti.



