Bölüm 2
Bir an duraksadı; içeriden bir kadın sesi geliyordu. Yavaşça doğruldu. Sesler ağlamaya dönüşmüştü. Ağır adımlarla sesin olduğu odaya doğru yürüdü.
“Artık dayanamıyorum! Koskocaman ev bana dar geliyor. Bunalıyor, nefes alamıyorum. Gece gündüz çocuklarımı düşünüyor, onların nerede olduklarını çok merak ediyorum. Boyu devrilesice, kesin çocuklarımı o aldı benden! Nefessiz bıraktı beni…” Kadın kendine hâkim olamadı ve hıçkırarak ağladı. Adam, yanına gidip destek vermek istercesine omzuna dokundu. Ama eli sanki sislerin arasına uzanmış gibiydi; ne tutabilmişti ne de kavrayabilmişti; sadece boşluğun soğuk nefesini hissediyordu. Adam olayı idrak etmeye çalışırken kadın ağlamasını durdurmuş, üstüne başına çeki düzen veriyordu. Adam ne olduğunu anlayamadı. Olayları anlayabilmek için kadının peşinden gölgesiymiş gibi dolaşmaya başladı. Kadın mutfağa gitmiş, porselen -üzerinde mavi çiçeklerin bulunduğu- çaydanlığına güzel bir papatya çayı koymuştu. Adam çaydanlığa bakakaldı; bu çaydanlığı bir yerden hatırlıyordu. Kadın çayını koyup içerideki kadife koltuğa oturmuştu. Çayını içerken sadece evin girişinde olan tabloya bakıp iç çekiyordu. Tabii ya… Bu o tablo, o çaydanlık ve bu kadın… İnanamıyordu; şu an o hikâyenin içerisindeydi. Kadın bardakta kalan son yudumu alırken, çayın acısı özlemin tadına karışmıştı. O yudumda yalnızca bir çay değil, uzağında kalmış yüzlerin hayali vardı. Dudaklarına değen ılık su, kalbine dokunan soğuk bir rüzgar gibi geçti. Bardağı masaya bıraktığında çay tükenmiş ama özlem o son yudumla birlikte daha da koyulaşmıştı.
Kadın, günlerdir kendini helak ettiğinin farkındaydı ama çocukları olmadan yaşayamıyordu. Her yerde onları görüyor, sanki seslerini duyuyordu. Eve şöyle bir göz gezdirdi. Her yer dağınıktı. Tozlar âdeta havada hafif hafif süzülerek dans ediyorlardı. İçindeki tüm yaşam enerjisi, çocuklarının kaybolmasıyla gitmişti. Yavaşça ayağa kalktı. Çocuklarının oyuncaklarını toplamaya başladı. Her bir oyuncağı eline aldığında yaşadıkları anılar gözünün önünden bir film şeridi gibi geçiyordu. Oyuncakları toplarken koltuğun altına gizlenmiş bir örtü gördü. Örtüyü aldı; üzerinde çay lekesi olduğunu fark etti. Dudağında acıyla karışık bir tebessüm oluştu. Çocukları, o kızar diye ondan gizlemişlerdi bu örtüyü. Gözündeki yaşlar bir öncekini takip ederek boynuna kadar süzülüyorlardı. Elindeki tüm eşyalarla yatak odasına doğru yürüdü. El oyması kahverengi sandığının önünde durdu. Sandığın kapağını araladığında adamın hissettiği naftalin kokusu daha yoğun olmuştu. Kadın, sandığın önüne oturup her bir eşyayı sandığa koymadan önce vedalaşıyor, öpüp kalbine bastırıyordu.
Çocuklarına olan özlemini onların kırık, yırtılmış oyuncaklarından gidermeye çalışıyordu. Bir süre oturduğu yerden kalkmadı ve sadece sandığın içine bakıp durdu. Sanki o buradan ayrılmazsa çocuklarına kavuşabilecekti. Kendini toparlayıp ayağa kalktı. Sandığın kapağını kapatırken dizlerinin bağı çözülmüştü. Kendini ayakta tutabilecek tüm gücü sandığın kapağının kapanmasıyla gitmişti. Yalpalayarak odadan çıktı. Zar zor yürürken çocuklarının odasının önüne düştü. Adam, kadını tekrar tutmaya çalıştı ama yine eliyle sislerin arasına uzanmış gibi hissetti. Kadın tam kalkacakken kapının altında bir kâğıt parçası buldu. Eline alıp incelemeye başladı.



