Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Sol kirpiğine bir damla yağmur düştü. Mavi gök çoktan kapanmıştı; elbette yağacaktı. Üstelik aylardan Kasım’dı. Üşüyünce mantosuna sarındı. Arnavut kaldırımlı dar sokakta ilerledi. Sahile inmek istiyordu. Oysa bu şehrin denizi yoktu; bunu kendisi de biliyordu.
Rüzgâr yüzüne sertçe çarpınca ürperdi. Yağmur çevresini iyice kuşatmaya başlayınca yürüyerek denize ulaşma fikrinin saçma olduğunu fark etti ve geri dönmeye karar verdi.
Binanın demir kapısını iteleyerek içeri girdi. Uzun zamandır oturduğu bu eski apartmanın döne döne çıkılan taş merdivenlerinde, otuz yedi numara ıslak ayak izleri arkasından onu takip ediyordu. Anahtarını bulmak için elini çantasına attı; toka, çakmak, gözlük camı -demek ki bu çantaya düşmüştü- ve kullanılmış, buruşuk peçeteler… Derken soğuk metal parmak uçlarına değdi, nihayet bulmuştu. Anahtarı kavradı, çantadan güçlükle çekip çıkardı. Dirseklerinden süzülen su, kapının önündeki gri paspasın üzerinde siyah, dipsiz delikler açıyordu.
Anahtarı deliğe bir türlü sokamıyordu. Olmuyordu. Zaten bu paspas da ona ait değildi. Demek yine düşüncelere kapılıp bir kat fazla çıkmıştı. Tam geri dönecekken içeriden yorgun, çatallı bir ses duyuldu.
“Kim o?”
Ne diyebilirdi? “Kusura bakmayın, dalgınlık işte, yanlışlıkla sizin kapınızı açmaya çalışıyormuşum, şimdi fark ettim. Paspasınızdaki delikler mi? Ha! Evet onlar da benim eserim,” mi diyecekti? Elbette sessizce kaçmalıydı, merdivenlere döndü, ıslak, otuz yedi numara ayak izleri yavaş yavaş kurumaya, tarihten silinmeye başlamışlardı. Hızla alt kata indi. Üst kattaki yaşlı kadın kapıyı açtı:
“Serseriler! Piç kuruları! Ne anlıyorsunuz yaşlı bir kadını yormaktan? Sizi bir ele geçirirsem…”
Piç kuruları mı? O da nereden çıkmıştı? Bilerek mi yapmıştı sanki? Yaşlı kadın kapıyı çarpınca derin bir nefes aldı ve kendi kapısına döndü. Bu kez yerde paspas yoktu. Evet, kesin burası onun kapısıydı.
Ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Ön sol patisi kırık olan yaşlı kedisi topallayarak yanına geldi; bacaklarına sürtündü. Islaklığı fark edince hemen yere yatıp tüylerini halıya sürerek kurulamaya çalıştı. Kadın üzerindeki herşeyi çıkardı; donuna kadar ıslanmıştı. Kedi, onun bu aceleci soyunuşunu miskince izliyordu.
Banyoya geçti. Kedinin dalgın bakışları onu rahatsız etmişti; bir eliyle göğüslerini, diğeriyle bacak arasını kapattı. Kedi esnedi, gerindi sonra kırık patisini yalamaya çalıştı, beceremedi, vazgeçip uykuya daldı.
Sıcak suyun altında uzun süre durdu kadın. Banyo buharla doldu; ayna, dolap kapakları, askıdaki bornoz görünmez oldu. Saçlarını defalarca şampuanladı, bedenini bastıra bastıra keseledi, köpükle kapladı. Teninin beyaza çalan tonu yavaş yavaş kızarmaya başlayınca durdu. Canının acısı geldi aklına ve kırmızıya bulanan utancı… Kaç yıl geçmişti üzerinden anımsamıyordu, ama neredeyse her gün yediği dayak ve bacak arasındaki utancı hâlâ kırmızıydı.
Suyu biraz soğuttu; teninin rengi yavaşça açıldı. Buhar dağılıyordu. Bornozuna sarınıp çıktı.
Pijamalarını giydi, saçlarını havluyla sardı. Sırtına bir şal alıp salon penceresinin önündeki koltuğa yerleşti. Aşağıda genç bir kız mantosuna sarılmış, kara bulutlarla kaplı göğe bakıyordu. Kız dar sokaktan aşağıya yürümeye başladığı sırada yağmur da onun hızına yetişmeye çalışıyordu. “Islanacak zavallı,” diye düşündü kadın.
Uyku yavaş yavaş bedenini ele geçiriyordu. Gözleri kapanırken gördüğü şeyin gerçek mi yoksa uykunun ilk kandırmacası mı olduğunu anlayamadı. Genç kız durdu, dönüp apartmana, kadının olduğu pencereye baktı dalgın dalgın, sonra ona doğru koştu. “Rüya görüyorum galiba,” dedi, gözlerini kapattı başını koltuğa yasladı. Dışarıdan bir iki aceleci adım sesi duyuldu belli belirsiz… Ardından dış kapıda bir anahtar şıngırtısı.
Kadın irkildi.
Biri, sanki evinin kapısını açmaya çalışıyordu.



