Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Garip Bir Düş

Bu bir kâbus olmalıydı. Orta Çağ’ın sisli sabahlarından birinde, kasabanın meydanında herkes kendi tuhaflığıyla dolup taşıyordu. Kadın, anlam veremediği olayların ortasındaydı.

Peki ama kimdi bunlar? Ve en önemlisi, burası neresiydi?

Genç bir kadın, kalabalığın içinde kaybolmuş gibiydi.

Evlerin duvarları arasından sızan ışık, ona yağı bitmiş bir kandilin son güçsüz ışığı gibi görünüyordu. Gökyüzü çarşaf gibi bembeyazdı; binalar ve hayvanlar sanki başına gelecekleri anlamış olmanın telaşı içindelerdi.

Sanki kasabanın taşları bile gizli bir sır fısıldıyordu. “Burası bakanların göremediği, dinleyenlerin duyamadığı bir yer.”

Buraya ait olmadığını hissediyordu. Burası kendi hayal dünyası olabilir miydi?

Tam meydandaki bu karmaşadan çıkış yolu ararken, bir adamın yerde kütük kemirdiğini gördü.

Aklından şöyle geçirdi; “Bu adam deli olmalı.”

Gerçekten bir düşün içinde olmalıydı. Kâbus mu, yoksa komik olaylarla örülmüş bir düş müydü bu?

İçinden, “Burası hiç okunmamış bir masalın sayfaları gibi; ilk kez görüyor, kavramaya çalışıyorum. Bir düşün içindeyim sanki. İyi ama bu bir düşse ellerimi, ayaklarımı nasıl hissedebiliyorum?” dedi.

Adamın dişleri, bir evi inatla korumaya çalışan çitler gibiydi; rengi soluk ve dip dibe kenetlenmişti. Gerçekten koparacakmış gibi çabalıyordu.

Genç kadın adama yaklaştı.

“Hey… Ne yapıyorsun burada? Odun hiç kemirilir mi?”

Adam başını kaldırdı ve şöyle dedi; 

“Sen bagmaa benim odun dişlediime.

Baacasan ziynin düşlediğinee,

Göynünün daşladığınaa,

Sesinin çıkmaşınaa,

Kulanın duymaşınaa,

Gözünün görmeşine bak.

Benim gibilerin yapdıı hep önünü görmeyişidir, sonunu bilmeşidir.”

Kadın cevap vermek için duraksadı, sonra;

“Neler oluyor burada? Niye böyle bilmece gibi konuşuyorsun amca?” dedi.

Adam bu sözleri çok umursamadan;

“Benim sözlerim gören göze, işiten kulağa. Anlamı çok da uzaklarda arama,” dedi ve kütüğü kemirmeye devam etti.

“Bu adamla daha fazla zaman kaybedemem,” dedi içinden. “Bir kütük kemiren adam, bana nasıl yardım edebilir ki?”

Tam o sırada meydanın köşesinde bir kadın yere çökmüş, elindeki kazandan dökülen pirinç lapasını kepçeyle toplamaya çalışıyordu. İnsanlar onun hâline gülüyorlardı ama genç kadın bu sahneyi görünce, geçmişte yaptığı yanlış tercihlerin yüreğine ince ince iğneler batırdığını hissetti.

Çünkü o görüntü ona ablasının ölen kedisini ve bu masum canlının ölümünden kendini suçlayışını anımsattı. Tıpkı o da bu kadın gibi ziyan ettiği mutluluğu geri getirmeye çabalıyor, etrafındaki insanlar ise her biri başka bir duyguda geziniyordu; tıpkı zamanında kendi iç sesi gibi karmaşık ve farklılardı. O olayın ardından yıllarca kardeşini memnun etmek istemişti ama kardeşinin unutmasını beklemekten başka bir şey gelmemişti elinden.

Bu düş, belki de onun aklıyla gönlü arasındaki karmaşıklığa son vermek, olumsuz duygularını rafa kaldırmak ve güzel duyguların artık bünyesine tecelli etmesi için tasarlanmıştı.

Kalabalığın içindeki gürültü artarken birdenbire herkes birbirine bağırmaya başladı. Tam o anda bir adam, duvarın içinden başını çıkarıp;

“Sakin olun!” diye haykırdı.

Bu adam tıpkı batmakta olan geminin kaptanı gibiydi. Kargaşa anında kimsenin duymadığı o kaptan.

Bir grup insan tepeye doğru koşmaya başladı. Sanki onlar orada bir kurtuluş ışığı görmüş gibi pervasızca koştular. Genç kadın bir karar vermek zorundaydı: Ya kalabalığın peşinden gidip bu deliliğe ortak olacak ya da bu kargaşada, bir bilinmezliğin ortasında kalacaktı. Kalması demek, dilini bilmediği bir ülkede misafir olmak gibiydi onun için.

Genç kadın bir kapının önünde durdu. Kapının tokmağı, bilinmeyen bir dilin kılavuzu gibiydi; belki de tüm gizemin sırrını taşıyordu.

Elini uzattığında sanki geçmişin tüm ağırlığı eline yapıştı. İçeriden tuhaf, karmaşık sesler geliyordu.

Kapı yavaşça aralandığında iki ses duydu. “Burnumu bıraksana!” diye bağırdı biri. “Önce sen bırak, şapşal!” dedi diğeri.

Sonra sesler daha da karıştı.

“Kartların hepsi elimde! Ha ha!”

“Ben bugün çok şanslıyım, en büyük acı biberi ben yedim!”

“Bak bakalım kim şanslı şapşal, ben de en ekşi limonu yedim!”

O esnada bir kenarda iki köpek aynı kemiği yakalamıştı. İkisi de vazgeçmiyordu. Bu köy meydanında sanki en dikkat çeken ve inat eden onlardı.

Kadın köpeklerden çok korkardı, çünkü kardeşinin kedisinin ölüm sebebiydi. Ama bu köpekler sanki içindeki duyguların vücut bulmuş hâli gibiydi: Hem inatçı hem pişman.

Anlam veremediği bu olaylar inanılır gibi değildi. Bir ağacın altına oturup başını ağacın gövdesine yasladı. Karmaşa yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Meydan yeniden sessizleşti.

Genç kadın geriye baktığında, gördüğü şey yalnızca rüzgârın dinmesiyle durulan yapraklar oldu.

O an fark etti ki; bütün bu tuhaflıklar aslında kardeşinin kedisinin ölümüne yol açan o sokak köpeğini eve getirdiği için kendi içinde girdiği bir savaşın yankılarıydı. O günden sonra çok sevdiği köpeklerden korkmaya başlamıştı. Kardeşi, ölen kedisinden sonra uzun bir süre içine kapanmıştı. Çünkü kardeşi için o sadece bir kedi değildi; ne dostu ne de çocuğu demek doğru olurdu, bunların ötesinde o kedi hep ablasının yanındaydı ve ona yüklediği anlam çok başkaydı. Kadın bu durumdan hep kendini suçladı. Artık aklıyla, kalbiyle ve bütün duygularıyla verdiği savaşın sonlanması için bir işaretti bu.

Firdevs Han
Firdevs Han
Sınıf öğretmenliği 2. Sınıf öğrencisiyim. Tiyatroda rol almayı , deneme yazmayı ve şiir okumayı çok seviyorum. Edebiyat dünyasının bir ferdi ve neferi olmaya çalışıyorum.

POPÜLER YAZILAR