Aralık ayı her geldiğinde içinin bir yerinde aynı sızıyla uyanırdı. Yaşı kaç olursa olsun, o ayın soğuğu hep çocukluğundaki o gecenin soğuğuna benzerdi. Soğuk, yalnızca havada değil, insanın içine işleyen cinsten olurdu. İnsanı uyutmayan, unutturmayan bir soğuk. O gecenin kırmızısı yıllardır peşini bırakmayan bir gölge gibi arkasından dolaşırdı. Bazen bir rüyada, bazen bir haber bülteninde, bazen de durup dururken bir vitrin camından yansıyan renk olarak karşısına çıkardı. Kırmızı onun için yalnızca bir renk değil; bir tarih, yara ve hatırlatmaydı. O akşam masasının köşesinde yıllardır durduğu hâlde hiç açmadığı, daha doğrusu açmaya cesaret edemediği kırmızı defteri, parmaklarının ucuyla yokladı. Defter, annesinin ona ölmeden önce aldığı son şeydi. Kırmızısı zamanla solmuştu ama ağırlığı hiç hafiflememişti. Sanki içindekiler sayfalara değil yıllara yazılmıştı. Henüz küçücük bir çocukken annesi defteri açıp; “İçine sadece gerçeğini yaz, olur mu?” demişti. O cümle yıllardır kulağında yankılanıyordu; bir tembih değil, bir emanet gibi. Ama annesi, gerçeği yaşayacak kadar uzun kalamamıştı kızının yanında.
Derin bir nefes aldı ve defteri açtı. O nefes, bugüne kadar tuttuğu tüm nefeslerin yerine geçmişti sanki. İlk sayfada yazmayı yeni öğrenmiş bir çocuk harfleriyle, “Aralık, annemi benden aldı,” yazıyordu. Harfler yamuktu ama anlamı dümdüzdü; kaçacak hiçbir yer bırakmıyordu. O cümle bir çocuğun takvimle kurduğu en acı bağdı. Diğer sayfaları okumaya gücü yoktu. Uzun zaman sonra ilk kez çocukluğunu tüm çıplaklığıyla hatırlamıştı. Hatırlamak can yakıyordu ama unutmak daha ağır bir yüktü.
Özellikle o gece, ona çocukluğunu unutturmuştu. Zaman o gecede donmuş gibiydi. Sonrası sadece büyümek değil, taşımaktı.
Bağrış seslerine uyanmış, küçük ama hızlı adımlarla salona gelmişti. Küçücük, çıplak ayakları soğuk zeminde titrerken, ev sesizlikle değil korkuyla yankılanıyordu. Annesinin bağrışları, babasının öfkeli nefesi… O keskin, koyu sıcak kırmızıyı… O gece bir çocuk gözüyle tanıklık ettiği durumu yıllardır nasıl taşıdığını hatırladı. Babasının bir anlık öfkesiyle bir gecede annesiz, bir ömür travmayla kalmıştı. Devlet, akrabalar, toplum, koruyan sistem; hiçbiri onu korumaya yetmemişti. Yetimhanenin her ne kadar ısıtılsa da soğuk kalan koridalarında, sevgiyi, şefkati mesai saatine sığdıran bakıcılarla büyümüştü. İçerisi sıcaktı belki ama bakışlar mesafeliydi. Kendini en savunmasız hissettiği yıllarda bile hep aynı gerçeği görmüştü. Kadınlar yalnızdı, adalet yalnızdı, kız çocukları susturularak büyümeye mahkûmdu. Sessizlik öğretiliyor, itaat erdem sanılıyordu. Herkese inat avukat olmuştu. Bu bir meslek seçimi değil, direnme biçimiydi. Çünkü çocukken kimse onun sesi olmamıştı, annesini öldüren adam yıllarca ceza almamıştı, kadınlar yirmi yıl geçmesine rağmen hâlâ öldürülüyorlardı. Artık birisi susmamayı öğrenmeliydi.
Yıllar geçtikçe çok acı bir gerçekle yüzleşti ve kabullendi. Kadınları sadece mahkemelerde, sokaklarda, sosyal medyada savunamazdı. Mücadele tek cepheli değildi. Aileler, erkek çocuklarını korkuyla değil vicdanla büyütmediği sürece bu dava hiç bitmeyecekti. Şiddet, bir gecede değil; yıllarca öğretilerek büyüyordu. Bu dava bitmedikçe aralık ayı hep kırmızı
olacaktı. İlk sayfadaki yazının hemen altına yıllardır yapmak isteyip yapamadığını yaptı. Şu satırlar yıllar sonra yazıldı.
“Aralık ayı kırmızı, evet. Ama bir gün kırmızı, sadece güç demek olacak. Annem için, kendim ve tüm kadınlar için başaracağım,” yazdı ve defterin kapağını kapattı. Tüm acılarını defterin alıp götürmesini istercesine, yavaş ama kararlı bir hareketle kapattı. Kapağı kapatırken aralık ve kırmızı rengi sadece bir yara değil; annesine, kendine ve kadınlara verdiği bir söz gibi hissettirdi. Bir manifesto, bir hatırlatma ve yeni bir başlangıçtı. Defter masasının köşesinde duruyordu hâlâ ama bu kez suskun değildi. Çünkü bazı defterler kapanınca başlardı.



