Uzun yıllardır üzerime çöken bu yorgun bedenin yükünü taşımakta güçlük çekiyordum. Bu yük her geçen gün daha da zorluyordu beni. Anlaşılamamanın yarattığı çaresizlik beni bir köşeye sıkıştırmış, kendimle birlikte tüm duygularımı derin bir çukura gömmüştüm. O çukur, lanetim miydi, yoksa tek gerçeğim mi, artık ayırt edemiyordum. Ama bugün ilk kez, kendimle beraber sizleri de o çukura hapsedeceğim. Madem beni okumak istiyorsunuz, ben de kalemimdeki tüm mürekkebi önümdeki boş, sararmış kâğıtlara akıtacağım.
Kalemin mürekkebi tükendiğinde, ben artık nefes almıyor olacağım.
Peki ya siz, ey okuyucular? Sizler, mürekkebiniz bittiğinde kendinizi hangi cehennemde avutacaksınız? Sizinkini bilmem, bilmek de istemem; ama benim cehennemim o evdi.
Tik tak tik tak…
Attığım her adımda tahta zemin, ölü bir nefesin hırıltısıyla yankılanıyor, evin içindeki tik tak sesleri içimi ürpertiyordu. Ne bir penceresi vardı ne de kapısı. Bu cehenneme nasıl girdiğimi aklım almıyordu. Korkularıma rağmen, içimdeki tanımlanamayan bir güç beni yürümeye zorluyordu; ancak içeriden gelen o ağır koku midemi bulandıracak kadar iğrençti.
Merakla, kokunun geldiği yöne doğru ilerledim. Salonun girişindeki saatten gelen “tik tak” sesleri zihnimin içinde yankılanıyor, başımdaki ağrıyı dayanılmaz hâle getiriyordu. Hızla saate doğru yürüdüm ve onu duvardan sökerek yere fırlattım. Kırılmanın çatırtısı kısa bir süre evin içinde yükselse de, birkaç saniye sonra kesildi. Ama sessizlik uzun sürmedi.
Tik tak…
Tik tak…
Ses geri dönmüştü. Hem de bu kez, sanki daha derinden geliyordu. Duvarlara çarpıyor, bana doğru dönerek kulaklarımı çınlatıp aklımı kemiriyordu. Derin bir nefes alıp onu yok saymaya çalıştım. İşte tam o anda, tik tak’ların arasına başka bir ses karıştı.
Tik tak, tik tak, Sylvia…
Tik tak, Sylvia…
Neredeyse duyulamayacak bir fısıltıydı. Beni çağırıyordu.
Nefesim kesildi; ayaklarım kendi iradem dışında, o sese doğru sürüklenmeye başladı. Yürüdüm, yürüdüm ve kendimi ahşap, kırık bir kapının önünde buldum. Garip bir şekilde, göğsümde uzun zamandır hissetmediğim bir şey kıpırdandı. Belki bu evden kurtulabilirdim. Belki de bu cehennem burada son buluyordu. Kapının ardında bir ışık, bir pencere, hatta dışarıya açılan bir merdiven olabilirdi. Bu hayale sıkı sıkı sarılarak kapıya yaklaştım. Elimi uzattığım an kalbim hızlandı. Bu kez korku değil beklentilerim kalp atışlarımı hızlandırıyordu.
Parmaklarım kapının metal topuzuna değdiğinde duraksadım. Soğuktu. Üzerinde koyu kırmızı lekeler ve hemen yanında silikleşmiş parmak izleri vardı. Eğilip baktım. Bu bir kan lekesiydi. Ama tazeliğini çoktan yitirmiş ve kurumuştu.
İçimdeki umut kırıldı ama tamamen yok olmadı. “Evet, kapının bu kısmında karanlık, kan lekeleri ve korku olabilir. Ama önemli olan kapının ardı. Kurtulabilirim,” diye düşünerek metal topuzu çevirdim. Kapının gıcırtısı, bir anlığına tik tak seslerini susturdu ve artık ev tamamen sessizleşti. Sanki tüm dünya nefesini tutmuştu.
Kapıyı ağır ağır ittim ve o an yüzüme vurulan keskin koku, bana bir kez daha tek gerçeğimi fısıldadı. Korku ve merakla gözlerimi kapatarak içeriye adım attım. Atar atmaz yere yığıldım. Ayağım bir şeye takılmıştı. Sert, hareketsiz…
Gözlerimi korkuyla açtım. Ayağımın takıldığı şey yerde yatan bir bedendi… Yüzünü göremiyordum; yalnızca çürümeye başlamış sırtı seçiliyordu. Kimdi bu? Yutkundum ve sürünerek ona yaklaştım. Başı kollarının arasına sıkışmıştı. Titreyen ellerimle kollarını araladım ve başını yavaşça kendime doğru çevirdim.
Başını çekmemle yüzü bacaklarımın arasına düştü. O an, yakından tanıdığım gözlerle karşılaştım. Öylesine tanıdıktı ki, içimden bir çığlık koptu ama dudaklarımdan sadece boğuk bir hırıltı çıktı. Zihnim bunu reddetti: Hayır, hayır, olamazdı… Korku ve umutsuzlukla kucağımdaki hareketsiz bedenin yüzüne dokundum. Çürümeye yüz tutmuş olan bu ölü beden benim bedenimdi. Ölmüştüm.
Oda iyice daralmaya başlamıştı. Nefes alamıyordum. Dizlerim titredi. Kucağımda hareketsizce duran bedeni itmeye çalıştım; ancak o kadar ağırdı ki yerinden oynatamıyordum. Kaçmak istiyordum. Ayağa kalkıp bu evden çıkmak… Ama ne yaptıysam, o hareketsiz bedeni üzerimden atamadım.
Sonunda vazgeçtim.
Başımı yukarı kaldırıp Tanrı’ya yalvarmak için gözlerimi tavana diktim. Tavanda bir yazı vardı. Aceleyle, titrek harflerle ve kanla yazılmıştı. Koyu kırmızı kan yüzüme damlıyordu. Kan damlalarını elimin tersiyle silip yazıyı okudum:
MÜREKKKEP BİTTİ…



