Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bir İhtimal

Nemden duvarları dökülen, soğuk, her eşyanın en az bir yerinin kırık olduğu bu odadan artık bıkmıştı. Hep güzel, sıcak oyuncaklarla dolu, duvarlarının pembe olduğu bir odasının olmasının hayaliyle sanki uyanınca istediği her şey olacakmış gibi umutla uyurdu. Sabah gözlerini açtığındaysa büyük hayal kırıklığına uğrardı. Çünkü tekrar rutubetli, kırık eşyalı bu odada gözlerini açardı.

Yine de umudunu, mutluluğunu kaybetmeyen bir çocuk olarak yaşardı. Hayallerinin gerçekleşmemesi üzerine  ağlardı; hem de çok ağlardı da kimse onu görmez ve duymazdı. Aslında hem görüp hem de duyarlardı ama görmezden gelmeyi tercih ederlerdi; çünkü bakmak, sorumluluk almaktı. Tüm bu sorumlulukları almak istemeyip onu bir başına bırakırlardı. Duyguları olabileceğini kabul etmeyip, çocuk olduğu için ağladığını düşünürlerdi. Çünkü çocuk demek onlar için birey demek değildi. Çocuk demek, çoğu şeyi anlamamak ve duygularının farkında olmadan yaşamaktı onlar için.

Günlerden pazartesiydi. Meltem’in ebeveynleri işe, kardeşleri ise okula gitmişlerdi. Meltem’in yaşı daha küçük olduğu için okula gidemezdi. Ailesi, kapıyı kimseye açmaması, hiçbir şeye dokunmaması için ona öğütler verdikten sonra giderdi. Meltem ise bu koca evde tek başına kalırdı. Aslında onun için değişen pek bir şey olmazdı. Ailesi olsa da olmasa da tek başına oyunlar oynardı. Tek fark evdeki aile bireylerinin sayısıydı. Üzüldüğünde, mutlu olduğunda, korktuğunda kimse bu duyguları onunla paylaşmak, Meltem’e destek olmak istemezdi.

Bu evin sessizliğine alışkındı. Sessizlik onun için korkutucu değil, tanıdıktı. Artık bu sessizlik hâli öyle bir boyuta gelmişti ki aile bireylerinin en ufak konuşmasında kalbi hızlanır, bağırış seslerine hazırlardı kendini. Saatin tik tak vuruşları, sokaktan gelen sesler, duvarlardan sızan su damlalaları onun dikkatinin dağılmasına yardımcı olur, biraz da olsa yaşananların farkına varmasını sağlardı. Oyuncakları azdı ama hayal gücü genişti, hayalleri eksik olan her şeyi tamamlıyordu. Bebekleriyle oynarken hepsine ayrı odalar, ayrı yataklar yapardı. Onları hayalindeki  eve götürürdü; orada kimse yalnız kalmazdı. O evlerde duvarlar nem kokmazdı, kendine ait pembe bir sürü oyuncağın olduğu bir odası olurdu. Yataklar gıcırdamaz ve herkesin kendine ait yatağı olurdu. Tabureyi alıp pencerenin önüne götürürdü. Üzerine zor bela çıkıp dışarıda oyunlar oynayan çocuklara bakar, gülüşme seslerini dinlerdi. Camdan süzülen sarı ışık yüzüne vurduğunda kendini görünür hissederdi. O an ne yapsa herkesin onunla ilgileneceğini, seveceğini düşünürdü. Çocukların gülüşleri kalbinde acı hissetmesine neden olurdu. Bu kıskançlık  değildi; sadece “ben de onlarla orada olabilirdim” düşüncesiydi.

Tabureden inip oyuncak bebeklerinin yanına uzandı. Kendine bırakılan yalnızlığı oyuncak bebekleriyle gidermek istercesine üzerlerini örttü. Büyüyünce arkadaşlarının güzel, bol oyuncaklı bir odası olacağına kendini inandırmaya çalıştı. Duvarları çatlamayan, soğuktan üşümediği, eşyaları kırık olmayan; kapısı kapatıldığında huzurlu hissedebildiği, doya doya oyunlar oynayabileceği bir oda… Kimsenin bağırmadığı, kimsenin “Sus,” demediği bir ev. Bu düşünceye tutundu çünkü tutunacak başka hiçbir şeyi yoktu ve bazen bir çocuğu hayatta tutan tek şey, bir gün hayallerinin gerçekleşeceğinin ihtimaliydi.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Eda Nur Talan
Eda Nur Talan
18 yaşındayım. Eskişehir Anadolu üniversitesi okul öncesi öğretmenliği 2. Sınıf öğrencisiyim. Yazmaya ilk olarak farklı atölyelerde eğitim alarak başladım. Aynı zaman da karakalem resim çalışmaları da yaptım. Şu an hem öyküler yazıyorum hem de resimler çizerek hayata iz bırakmaya çalışıyorum.

POPÜLER YAZILAR