Mahkeme salonuna girdiğinde ellerini nereye koyacağını bilemedi. Kapının ardında bıraktığı koridorun uğultusu birkaç adım sonra kesilmiş, içerideki sessizlik onu olduğundan daha küçük hissettirmişti. Önündeki sıralarda insanlar dosyalarını açıyor, birbirlerine alçak sesle bir şeyler söylüyor, sonra yeniden susuyordu. Kadın çantasını kucağına aldı. Parmaklarını çantanın sapına geçirdi ve bir süre öylece oturdu.

​Çantasının içinde küçük bir cam kavanoz vardı; üç haftadır onu her yere götürüyordu. İlk taşı, kardeşinin ardından çıktığı uzun yürüyüşlerden birinde bulmuştu. O gün eve dönmek istememiş, nehir kıyısına kadar yürümüştü. Yolun kenarında duran küçük, gri bir taşa eğilip elini uzatmış; neden aldığını düşünmeden cebine koymuştu. Eve geldiğinde taşı yıkamış, kurulayıp mutfak masasının üzerine bırakmıştı. Ertesi sabah başka bir taş buldu, sonra bir tane daha… Bir süre sonra taş aradığı yolları ezberlemeye başladı. Kaldırımların kenarlarına, parkların çakıllı yollarına, yağmurdan sonra toprağın yüzüne çıkan küçük parçalara bakıyordu. Kardeşinin işe giderken kullandığı yolun kenarından aldıkları vardı; birlikte yürüdükleri nehir kıyısından aldıkları, hatta evlerinin önündeki kaldırımdan, insanların ayakkabılarının altında yıllardır duran taşlardan seçtikleri… Eve döndüğünde hepsini yıkıyor, kurutuyor ve kavanoza bırakıyordu. Her akşam kapağı kapatırken camın içindeki ağırlık biraz daha artıyordu.

​Kardeşi çocukken de taş toplardı. Ceplerini doldurur, eve dönerken yürüyüşü değişirdi; bir tarafı ağırlaşırdı. Kadın o zamanlar buna gülerdi. Kardeşi ise ceplerini boşaltıp taşları masanın üzerine dizerek içlerinden birini seçer ve onu güneşe doğru kaldırırdı. Kadın hiçbir fark göremezdi ama kardeşi görürdü. “Bak,” derdi. Kadın bakardı. Şimdi kardeşinin hangi taşı neden seçtiğini anlamaya başlamıştı.

​Mahkeme salonunun yüksek pencerelerinden içeri solgun bir ışık vuruyordu. Dışarıda şehir kendi düzeninde hareket etmeye devam ediyordu. Bir otobüs durağa yanaştı, karşı kaldırımda bir adam kahvesini dökmemek için yürüyüşünü yavaşlattı. Bir kadın çantasından telefonunu çıkarıp ekrana baktı.

​Kardeşi kahveyi hep fazla sıcak içerdi. Dilini yakar, sonra bütün gün bundan yakınırdı. Kadının yüzünde belli belirsiz bir hareket oldu. Kardeşinin bazı alışkanlıkları zihninde öylesine canlıydı ki bazen birkaç saniyeliğine onun hâlâ bir yerlerde olduğunu sanıyordu. Sonra bulunduğu yer değişiyor, karşısındaki sandalye boş kalıyor, telefonda onun adı görünmüyordu. Bu ikinci hâle alışamıyordu.

​Önündeki dosyayı açtı. Kardeşinin adı üst sayfadaydı. Altında doğum tarihi, adresi, çalıştığı yer, son görüldüğü saat ve bulunduğu yere ilişkin kayıtlar vardı. Sayfanın aşağısında adli raporlar başlıyordu. Cümleler kısa, tarihler kesin, ölçüler birbirinden ayrılmıştı. İnsan bedeninin başına gelenler bile burada düzenli bir sıraya konmuştu.

​Kadın sayfayı yavaşça çevirdi. Bir insanın hayatı birkaç sayfanın içine sığabiliyordu. Saçını aceleyle toplaması yoktu o sayfalarda. Sinirlendiğinde önce susması, sonra mutfağa gidip dolabın kapağını gereğinden sert kapatması yoktu. Markete giderken ne alacağını unutması, eve döndüğünde poşetlerden birinin mutlaka yırtılması, yağmur yağınca şemsiyeyi kendisinden çok yanında yürüyene tutması da… Kardeşinin kendisi yoktu; yalnızca geride bıraktığı kayıtlar vardı.

​Kadının bakışı sayfanın altındaki rakamda durdu. İlk gördüğünde sayının kendisinden çok, sayılabilir oluşuna takılmıştı. Rakamın yanında başka bilgiler de vardı: Tarihler, ölçüler, saatler ve kısa notlar. Fakat kadın yalnızca 114’e bakmıştı. O kadar uzun bakmıştı ki sonunda rakamların anlamını kaybettiğini düşünmüştü. Sanki bir süre sonra 1 artık bir değildi; 1 de 4 de birer çizgiden ibaretti. Sonra kardeşinin adı geldi aklına. Kadın raporu kapatmıştı. O akşam mutfak masasının üzerine boş kavanozu koymuş, sabah ilk taşı toplamıştı. Şimdi kavanoz çantasındaydı, kapağı kapalıydı. İçinde 114 taş vardı.

​Kadın çantasını açtı. Kavanozu çıkardığında yanındaki avukat ona baktı. Kadın hiçbir şey söylemeden kavanozu önündeki masaya koydu. Avukat bir an kavanoza, sonra kadına baktı. Sanki ne diyeceğini bulmaya çalışıyordu. Kadın dosyadaki sayfayı çevirdi ve parmağını 114’ün üzerinde durdurdu. Avukat sayıya baktı, sonra kavanoza.

​“Bunu burada sunabilir miyiz?” diye sordu.

​Hâkim kavanoza baktı. Birkaç saniye kimse konuşmadı. Salondaki görevli yerinden kalkacak gibi oldu, sonra yeniden oturdu. Hâkim dosyaya göz gezdirdi. Kavanozun içindeki taşların ne olduğunu sordu.

​Kadın cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. “Sayının karşılığı.”

​Hâkim bir süre ona baktı, sonra dosyadaki rapora. “Devam edin,” dedi.

​Kadın kapağı açtı. Taşlardan birini avucuna aldı. Küçüktü; üzerinde ince, beyaz bir çizgi vardı. Başparmağıyla o çizginin üzerinden geçti. Kardeşinin çocukken bulduğu taşlardan birine benziyordu. Kardeşi taşları güneşe kaldırırdı; kadın şimdi aynı şeyi yapmadı. Taşı yalnızca birkaç saniye elinde tuttu ve kavanoza bıraktı. Camın içinden kuru bir ses yükseldi.

​Salonda bir hareketlenme oldu. Kadın ikinci taşı aldı, sonra üçüncüyü… Taşları daha önce hazırlamıştı; her biri kavanozun içinde duruyor, kadın onları yeniden dışarı çıkarıp masanın üzerine bırakıyordu. Yanındaki avukat ne yaptığını anlamaya çalışırken hâkim sessizce izliyordu. Görevli bir kez daha yerinden kıpırdandı fakat hâkim elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu. Kimse kadının eline dokunmadı, kadın da kimseye bakmadı. Bir taş, sonra bir taş daha… Camın üzerinde küçük sesler birikiyordu.

​Kardeşinin ceplerini doldurduğu taşlar geldi aklına. Eve dönerken bir tarafının ağırlaşmasını, o zamanlar bununla dalga geçişini, kardeşinin de kızmış gibi yapıp birkaç dakika sonra taşlarından birini ona vermesini… “Sen sakla.” Kadın o taşı yıllarca saklamıştı. Şimdi elindeki taşın o taş olup olmadığını bilmiyordu, bilmek de istemedi. Taşı kavanoza geri koydu, sonra bir diğerini aldı.

​Bu kez elleri titriyordu. Taşlardan birinin kenarı avucuna battı. Elini açtığında teninde küçük, kırmızı bir iz gördü. Birkaç saniye ona baktı. Kardeşinin elleri geldi aklına. Parmaklarının arasında bir şeyi sıkıca tutarken başparmağını nasıl kıvırdığını, bir şeyden korktuğunda ellerini birbirine geçirip saklamaya çalıştığını… Kadın elini kapattı. Taş yine avucunda kaldı. Kardeşinin ellerini hatırlamak, yüzünü hatırlamaktan daha zordu. Taşı bıraktı.

​Mahkeme salonu giderek sessizleşiyordu. Başlangıçtaki merak yerini başka bir şeye bırakmıştı. İnsanlar artık kavanoza bakıyor, sonra önlerindeki dosyalara dönüyorlardı. Rakamı bilenler neyin karşısında oturduklarını anlamıştı; bilmeyenler ise taşların neden bu kadar önemli olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kadın açıklamadı. Çünkü açıklamak, rapordaki cümleleri bir kez daha seslendirmek demekti: Kardeşinin eve dönemediği geceyi, kapının önünde bekleyenleri, telefonun cevap vermediği saatleri, sonra gelen o haberi ve dosyanın içine sıkıştırılmış 114’ü… Kadın bunların hiçbirini söylemedi. Taşları bıraktı.

​Bir süre sonra kavanoz boşaldı; masada 114 taş vardı. Kadın elini geri çekti. Avuçlarının içi kızarmıştı; parmaklarının arasında taşların bıraktığı ince toz kalmıştı. Ellerini dizlerinin üzerine koydu ama birkaç saniye sonra yeniden açtı. Sanki ağırlık hâlâ oradaydı.

​Hâkim görevliye baktı. Görevli taşları saymaya başladı. Kadın başını eğdi. Bir… İki… Üç… Sayının sonuna kadar gitmesi uzun sürmedi. Görevli saymayı bitirdiğinde taşlara bir kez daha baktı, sonra rapora.

​“Yüz on dört.”

​Kadın başını kaldırdı. Rakam bir kez daha salonda duyuldu. Bu kez kâğıdın üzerinde değildi; masadaydı, dokunulabiliyordu. Taşların üzerinde, camın yanında, kadının kızarmış avuçlarında duruyordu.

​Kadın kavanoza baktı. Çocukken kardeşinin ceplerini doldurduğu taşlardan biri, diğerlerinin arasında beyaz çizgisiyle görünüyordu. Bir tarafı ağırlaşmıştı. Kadın elini kavanozun üzerine koydu. Cam soğuktu; bu kez elini çekmedi. Salondaki herkes susuyordu. Kadın da sustu.

Bu yazı sana ne hissettirdi?