Hasat vakti gelmiş, kiraz mevsimi başlamıştı. Eldivan sıcağı henüz insanı bunaltacak kadar ağırlaşmamıştı. Çoluk çocuk herkes sabah ezanıyla beraber bahçeye geçerdi. Topraklık denirdi oraya. Kirazın mayhoş kokusu güneş yükseldikçe bütün köye yayılırdı. Normalde sakindi buralar; kiraz mevsimi gelince dolup taşardı. Hiç olmadığı kadar kalabalık olur, sokaklara can gelirdi o günlerde.
Sabah bağdan topladığımız yaprakları annem özenle, incecik incecik sarmıştı. Pişirmişti; ev mis gibi sarma kokmuştu. Münevver teyzeye de sarma götürecektim. Annem her gün mutlaka yaptıklarından bir kap da ona gönderirdi.
“O kadıncağız yalnız, boğazından lokma geçsin,” derdi.
Elimdeki sıcak kap, yola çıkmama bahane olurdu aslında. Çünkü Münevver teyzeye giden yol, Eldivan’ın en güzel hikâyelerini saklardı.
Avludan çıktım, taş kapı arkamdan hafifçe gıcırdadı. Kerpiçten yapılmış, iki katlı evler sırt sırta dizilmişti sokakta. Duvarların bazı yerleri dökülmüştü, kerpicin altından samanlar görünürdü. Yine de hepsi dimdik ayakta durur, yılların sırrını bilirmişçesine susardı. Bir evin önünden geçerken tandırın isi burnuma çarptı. Bazlama kokusuna kiraz yapraklarının yeşil kokusu karışmıştı. Kokuları içime çekerek yola devam ettim.
Yolumun üzerinde küçük bir gölet vardı. Biz oraya Göl Bahçe derdik. Göletin üstü nilüferlerle örtülmüştü. Pembe çiçekler suyun üzerinde sessizce salınıyordu. Bir an durup çiçekleri seyrettim. Suyun dinginliğiyle birlikte içime de sessizlik çöktü. O sessizliği de yanıma katıp yürümeyi sürdürdüm.
Caminin avlusunda yaşlılar toplanırdı akşamüstleri. Hafif serinlik çöker çökmez evlerine sığamazlardı. Ağaçların gölgesine atılan oturaklarda akşam, en koyusundan sohbetlerle uzardı. Yine toplanmışlardı. Konuşacak ne çok şeyleri vardı; siyaset, ekonomi, futbol, en çok da köy ahalisi…
Yolun sonunda dut ağacı karşılardı beni. Her yaz aynı manzara… Olgunlaşan dutlar dallarından sarkar, yerlere düşerdi. Kimisi onlardan erken davranır, silkelerdi ağacı. Yağmur gibi dökülürdü dutlar yere. Küçükken bize de oyun çıkardı böylece. Dutlar terliklerimizin altına yapışırdı. Şireli şireli… Annem ne kadar yıkasa da çıkmazdı kolay kolay dut şiresi.
Münevver teyzenin evi sokağın biraz ilerisindeydi. Kapısını tıklatır, girerdim içeri.
“Hoş geldin kızım,” derdi.
Yüzü kırış kırıştı ama gülüşü içimi ısıtırdı. Sarma tabağını uzattım. İki eliyle aldı, yüzü aydınlandı.
“Ellerine sağlık anacığının. Allah razı olsun sizden.” Sonra yüzüme uzun uzun baktı. “Allah seni sevdiğinden ayırmasın kızım.”
Gülümsedim. O zamanlar duasının neden öyle olduğunu anlamamıştım.
Evi küçük ve serindi. Duvarlarda eski fotoğraflar… Her karede biraz Eldivan, her karede bir zamanlar… Fotoğraflardan birinde Münevver teyzenin gençliğini hemen tanıdım. Saçları özenle taranmış, yüzünde şimdiki kırışıklıkların altında hâlâ seçilebilen o tanıdık gülümseme vardı. Yanında kimse görünmüyordu. Ama gözleri objektife değil, karenin dışında bir yere bakıyordu. Sanki orada duran biri az önce ona bir şey söylemiş de gülümsemesini tutamamış gibiydi. Fotoğrafın önünde biraz fazla oyalandım. Münevver teyze de baktığım yere çevirdi gözlerini. Yüzündeki gülümseme silinmedi ama değişti. Bir an, duvardaki genç kızla yanımda oturan yaşlı kadın arasında yılların hiç geçmediğini düşündüm. Gözleri yine fotoğraftaki gibi bir yere takılıp kaldı. Sanki o karede görünmeyen kişi hâlâ oradaydı. Merak ettim ama soramadım. Bir süre daha oturdum yanında. Sessizlik bile sohbet sayılırdı onun evinde. Sonra izin isteyip çıktım.
Dönüşte bu kez yukarıya, eski evimizin oraya doğru saptım. Arka avlunun kapısı her zaman aralık kalırdı. İçeri girince dar, tahta bir merdivenle çatı katına çıkılırdı. Çatı katı yalnızca eski eşyaların değil, sırların da saklandığı bir yerdi aslında. Çatı arasına sinmiş kuru tahta kokusu ile yıllardır açılmamış sandıkların tozu birbirine karışıyordu. Çatı aralığından süzülen ışıkta kim bilir kaç mektup yazılmış, kaç hayal kurulmuştu… Şimdi kimbilir neredeydi o mektuplar, o hayaller…
Aşağıya indiğimde güneş batmaya başlamıştı. Kiraz yüküyle dönen traktörlerin sesi uzaklardan geliyordu. Eve vardığımda annem akşam yemeği için sofrayı kuruyordu. Yanına geçip yardım etmeye başladım ama aklım Münevver teyzenin duvarındaki fotoğraftaydı.
“Anne,” dedim, “Münevver teyze hiç evlenmemiş mi?”
Annemin eli bir an durdu. Elindeki tabağı masaya bıraktı.
“Yok kızım, evlenmedi o.”
“Niye?”
“Nasip olmamış işte.”
“Fotoğrafına baktım bugün. Gençlik fotoğrafına. Bir yere bakıp gülümsüyor.”
Annem bir süre sustu.
“Ah Münevver ablam…” dedi. “Rahmetli dedemin dayısının kızıydı. O eski ev de onların eviydi bir zamanlar. Bir sevdiği varmış onun. Askere gitmiş oğlan.”
“Sonra?”
“Sonrası uzun hikâye kızım. O zaman öyle şimdiki gibi kolay mıydı? Gizli gizli mektuplaşırlarmış. Yeğenleri Osman da ikisine yardım edermiş. Senin çatı katı diye gidip durduğun yerde saklanırmış mektuplar. Ev bize kalınca kimse dokunmamış onlara. Ben de öylece bıraktım.”
Ben de elimdeki tabağı masaya bıraktım.
“Ne olmuş mektuplara?”
“İlk zamanlar ardı ardına gelmiş. Sonra araları uzamış mektupların…” Annem sustu. “En sonunda sessizlik yazmış son mektubunu.”
“Peki Münevver teyze?”
“Beklemiş.”
Annem gözlerini yere indirdi.
“Her sabah kapısının önünü süpürür, sonra yolun başına bakarmış. Gelen her ayak sesinde doğrulurmuş. Yolu gözler olmuş bütün gün.”
“Hiç dönmemiş mi?”
Annem başını iki yana salladı.
“Bir gün postacı mektup değil, kara haberi getirmiş…”
Odayı dolduran kocaman bir sessizlik…
O an anladım; kimi insanlar sevdiklerini toprağa değil, bekleyişlere gömüyordu.
O günden sonra Eldivan kirazlarının mayhoş tadı bana hep biraz bekleyişi hatırlattı.

