“Hadi gelin bakam kızçeler, yağlı ekmekleee hazır,” diye seslendi babaannem.
Köyün öteki mahallenin bayırından kızakla kayıyoruz. Okulun kış ara tatili, kar diz boyu, etrafı sarmış kız neşesi. Kaya kaya eve varıyoruz. Dedemin hazırladığı talaş sobasının yanına çömünce anlıyoruz üşüdüğümüzü, ellerimiz ayaklarımız ısındındıkça karıncalar sarmış gibi vücudumuz kaşınmaya başlıyor. Mutfaktan ballı ıhlamur kokusu yayılıyor, dedem geliyor, oturuyor yanımıza, alıyor eline sazı, başlıyor anlatmaya.
Hepimiz pür dikkat dedemin masalını dinliyoruz.
“Çok öte zamanlarda insan türü dünyayı keşfetmeye çalışırken Banipal adında bir kral yaşarmış. Banipal; adil, mert ve bilge bir kralmış. Asur’da yaşayan herkes onu çok severmiş. Asur’da on altı yaşını bitiren kız veya erkek gençler kralın huzuruna çağrılırmış. Kral Banipal her gencin eline küçük lapis lazuli verirmiş ve onlardan bu taşın daha büyüğünü getirmelerini istermiş. En büyük lapis lazuli getirene de ülke yönetimine katılacağını ve kendine ait bir kütüphanesi olacağını vaad edermiş. Bu görkemli, lacivert taşı alan Asur’dan ayrılırmış.”
“Lapis lazuli ne demek dedecim?” diye sorardı, yanakları al al olmuş kuzenim.
“Lapis lazuliiii,” diye devam ederdi dedem. “Güçlü bir tılsım, bilgelik, güç ve koruma demektir. Eline alan rengin büyüsüne kapılırmış. Bilemezlermiş asıl büyüyen taş değil, kendileriymiş. Saf, korumasız ve bilgide güçsüz görünen gençler yıllar sonra Asur’a bilim adamı, bilinçli nesiller yetiştiren ebeveynler, doğaya kıymet veren, ülkesini seven bireyler olarak dönerlermiş. Böylece Asur ülkesi zamanla en saygın ülke hâline gelmiş. Küçük lapis lazuli veren değil, kocaman bir lapis lazuli gezegenine dönüşmüş,” diye devam ederdi dedem.
Herkes uyakalırdı huzur selinin içinde, ben hariç.
“Lapis Lazuli” öykümden alıntıdır.
Taş, yaşanmışlığın iskeletidir. Ametist, akuamarin, aytaşı, göktaşı… Geçmiş ve gelecek, enerji, hediye, kültür, sevgi, nefret, güç….
Taşa şekil verirsen; sana kapı olur, ev olur, anı olur, sırtını dayadığın kaya olur, dinlendiğin oturak olur. Padişaha koltuk, yılana yuva olur. Suya yol, dereye köprü olur. Sevdiğine hediye, düşmanına silah olur. Birine hayat verir, başkasına gözyaşını akıtacak omuz. Sanat tarihi, torununa anılarını saklar. Dağa heybet, mağaraya kasvet, mezara destek verir. Birbirine sürtersen ateş, yiyeceğine mahzen olur. Bağrına basarsan sabır, dost, yerinde ağır olur. Parmağında parlar, vücudunda hastalık olur.
Sen ne istersen o olur, yeter ki taşı dinlemeyi, okumayı öğren ki sana yaşanmışlığını fısıldasın.
“Taştan başka tarihe ne bırakmış ki Medeniyet!
Bir gün uzanırsın boylu boyunca Musalla Taşına,
Yine bir taş dikerler başucuna.
Taşlar insanoğluna beka…
Üstünde bir tarih
Fatiha
Ve huvel baki…”
Anonim

