Kızını toprağa emanet ettiğin gün, lal olduğunu düşündüler senin. Oysaki dilsizliğinin miladı bu eve gelin geldiğin gün başlamıştı. Bunu bir ben bilirdim bir de bahçende beslediğin kedilerin. Bir onlara döktün zamanla taşa kesilecek yüreğindeki sevgi kırıntılarını, bir de bana.
Toprağı çapalamaktan derisi çölleşmiş, pütürlü ellerinle yanağımı okşardın. Tek bir sözcük çıkmazdı dudaklarından. Gözlerin derindi. Mecbur derindi. Korkuların, hayal kırıklıkların, acıların ya da belki de sevinçlerin vardı o derinlikte. Anlamak için bakar, gözlerimi kaçırmazdım gözlerinden.
İlkokula başladığım gün babaanemi göreceğim diye tutturmuştum. Hatırlar mısın o günü, bilmem. Siyah önlüğüm, beyaz yakamla sabahın köründe getirmişti babam beni sana. “Kusura bakma anne, demişti. “Bu saatte uyandırdık seni de. Babaannem diye diretti torunun.” Neyse ki eylülün sabah yeli, bahçenin toprağını havalandırdı bir anlığına da gözüne kaçtı birkaç toprak zerresi, yoksa gözlerinin nemlendiğini düşünecekti babam. Sarıldım. Sarıldın. Pütürlü ellerin yanağımda. Tanıdık bir his. Güven.
“Hadi kızım, geç kalmayalım ilk günden okuluna. Bir sürü yeni arkadaşın bekliyor seni,” dedi babam. Gözlerine baktım senin, “Git,” dedi gözlerin. Gittim.
Giriş kapısına bakan pencerenin önündeki sedirde, okul dönüşlerimi bekledin benim yıllarca. Ve ben hep geldim. Alfabeyi söktüm ilk. Harflerin o büyülü dünyasına adım attığım o günden son gününe kadar okudum sana. Durmadan okudum. Kendimizin yarattığı sessiz dünyamızın sesi oldu alfabe. “Bak babaanne,” derdim. “Bugün kütüphaneden bunu buldum. Okuyayım mı sana?” İkimiz de bilirdik bunun sözde soru cümlesi olmadığını. Zira sen beni beklerdin okumam için ben de okumak için seni…
Kitap kahramanlarının içinde en çok “Küçük Kara Balık” ı sevdin. Onun cesaretini. Kıyıda beklemeyip okyanuslara açılma hayalini. Dünyayı tanıma isteğini. Tüm dünyası pencereden gördüğü kadar olan sen için, bu hikâyeyi sevmen şaşırtmıştı beni. İlk dinlediğinde sanki Küçük Kara Balık oldun, gittin peşinden. Öyle heyecanlandın ki gözbebeklerin büyüdü. Göğüs kafesin hızla inip kalkmaya başladığında durdum. Ben durunca, “Devam et,” dedi gözlerin. Balıkçıl Kuşu’nun Kara Balık’ı yuttuğu satırları okurken yumruğunu sıkardın büyük bir öfkeyle. Kara Balık’ın hançerini çıkarıp Balıkçıl Kuşu’nu öldürdüğünü okuduğumdaysa tutulu nefesini bırakırdın. Küçük Kara Balık’ın belirsiz sonunu senin düşlediğin gibi okurdum hep. Engin okyanuslarda özgürce yaşadı ömrünün sonuna kadar. Seni yutan dünya onu hiçbir zaman yutamazdı.
“Babaanne,” dedim bir keresinde. “Çok sıkıldım Küçük Kara Balık’tan. O kadar çok okudum ki artık ezberledim.”
Gözlerini yere eğdin. Oturduğumuz sedirden kalkmaya yeltendin. Tuttum seni. “Tamam,” dedim. “Gitme, gel, okuyalım.” Küçük bir çocuk gibi oturdun hemen. O günden sonra sayısız kere dinledin cesur ve özgür Küçük Kara Balık’ı.
Büyüdükçe babama sorular sormaya başladım senin suskunluğuna dair. Yarım yamalak cevaplarla geçiştirdi babam. “Babaannen beni ve halanı büyütürken de çok konuşmazdı. Dedenle kavgalarında çıkardı sesi en çok. Sevmedi dedeni ama bizi sevdi. En büyük hayaliydi bizi okutmak. Özellikle halanı. Halanın erken gidişiyle de gün gün sessizleşti. En sonunda hiç konuşmaz oldu,” demişti.
Önceleri anladığımı düşünsem de sonraları eksik parçalar olduğunu sezdim. Benden saklanan başka şeyler vardı. Üniversiteye başladığım sene babaanne ziyaretlerimin birinde bir kaset buldum. Aile albümlerinin saklandığı bir kutunun en dibinde. Çok defa gördüğüm o kutuyu açmam yasaktı yıllarca. Babaanem, yaşlılığının getirdiği derin uykusundayken buldum kaseti. Gizlice attım çantama. 90’lardan kalma kaseti çalabileceğim teyp buluncaya kadar yüreğim ağzımda dolandım.
“Anne,” diyordu gençten, cılız bir ses. “Gidiyorum ben. Özür dilerim. Yaşamak istemiyorum bu çirkin dünyada daha fazla.”
Bu kadar…
Altmış saniyeye sığan küçücük bir vedanın bıraktığı kocaman bir boşluk.
Balıkçıl Kuşu’nun yuttuğu Küçük Kara Balık’tı artık halam. Hançerini kaybetmiş Küçük Kara Balık…
Dün sen de gittin babaanne. Sessizliğinle uğurladık seni seni sonsuz okyanuslara. Pencere önünde kimselere yâr etmediğin o sedirindeyim şimdi. Eylül yelinin açık pencereden savurduğu toz zerrecikleri kaçıyor gözüme. Ağladığımı düşünme sakın.

