Çarşamba pazarının uğultusu tezgâhlarının arasında dolanıyordu. Kimisi acelesi var gibi hızlı adımlarla ilerliyor, kimisi de aheste aheste tezgâhlara bakarak yürüyordu. Domatesler, biberler seçiliyor, poşetler doluyor, satıcıların kuvvetli sesleri birbirine karışıyordu. Pazardan çıkış bölümüne yöneldim. Köşede çiçek desenli şalvarıyla, yüzünde zamanın geçerken iz bıraktığı teyzeyi gördüm. Plastik kasaların üzerine üst üste yerleştirilmiş, yamuk yumuk kesilmiş sabunlar vardı. Önünde durdum.

Yeşil olan sabunu göstererek, “Bu zeytinyağı sabunu mu teyze?” dedim. “Evet,” diyerek, yaşlı nasırlı elleriyle sabunu uzattı. Elime aldım. Dudaklarımda hafif bir kıvrılma oldu. Burnuma yaklaştırıp derin bir nefes çektim.

Pazarın sesi çekildi. Yerini döküm sobanın çıtırtısına bıraktı. Sobanın üzerinde duran bakır güğüm usul usul kaynıyordu. Kapağının kenarından taşan su sobaya damladıkça cızırdıyordu. Sobanın ısısıyla yanaklarımın yandığını hissettim. Annem odanın orta yerine bir örtü serdi ve mavi leğeni üzerine koydu. Biz bezle tuttuğu bakır güğümden sıcak suyu sakince kovaya doldurup, tekrardan sobanın üzerine yerleştirdi. Sıcak suyun üzerine ilave ettiği soğuk suyla ısısını eliyle kontrol etti. Bana sıcacık gülümsemesiyle bakıp, “Haydi bakalım, hazır,” dedi. Mavi leğenin içine oturdum. Annem yeşil sabunu saçlarımın üzerinden kaydırıyor, parmaklarıyla iyice köpürmesini sağlıyordu. “Şimdi gözlerini sımsıkı kapat bakayım,” dediğinde olabildiğince sıkı kapattım. Ama yine de gözüm yanmıştı. “Az kaldı, sabret,” diyen annemin sesiyle, ellerimi yumruk yapıp iyice bekledim. Gözümü açtığımda annem bana gülümsüyordu. Odanın her yerini buhar kaplamıştı.

Yıkanınca sobanın üzerindeki telde ısınmış havluya sarardı beni. Nenemden kalan mindere oturtup saçlarımı ağır ağır tarardı. Parmakları hiç acele etmezdi. Bazen de narin sesiyle bana şarkı söylerdi. Saçlarımı örer, bittiğinde de başımı hafifçe öperdi. “Mis gibi oldu benim tatlı kızım,” derdi.

Akşam olunca annem yere, sobanın az ilerisine yatağımı sererdi. Pembe yorganın altına girerdim. Lamba söner, odada yalnız sobanın kızıllığı kalırdı. Tavanda göz kırpan ateşin yansımalarını izlerdim. Saçımın yeşil sabun kokusu yastığa yayılırdı. Sabunun ferah kokusu, ateşin rahatlatan sıcaklığıyla göz kapaklarıma hâkim olamazdım.

“Kızım… Kızım… İyi misin?” sesiyle kendime geldim. Yaşlı teyze bana bakıyordu. “Evet iyiyim. Bir kalıp alayım,” dedim. Sabunu bir kâğıda sardı ve poşete koydu. Parasını uzattım. Ayaklarım ev yolunun tam tersine yöneldi. Doğruca bakım evine gittim. Kapıdan içeri girer girmez genzime hücum eden o keskin çamaşır suyu kokusu, her yere işlemişti sanki. İlaç kokularının sindiği o umutsuz duvarlar arasında yürürken, elimdeki poşeti biraz daha sıkı tuttum.

Annem pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Saçlarında her geçen gün aklar artıyordu. Ama her zamanki gibi sımsıkı örülüydü. Omzunda onun için ördüğüm şal örtülüydü. Gözleri bahçeye bakıyor gibiydi ama neyi gördüğünü kestirmek mümkün değildi. Son aylarda ismimi bile söylemiyordu. Bazen beni hemşire sanıyor, bazen yıllar önce ölen teyzesi.

Sessizce yanına oturdum. Sımsıcak ellerini tuttum. Ve öptüm. Poşetten yeşil sabunu çıkarıp usulca avucuna bıraktım. Önce bir şey yapmadı. Sonra yavaşça burnuna götürdü. Uzun uzun kokladı. Yüzündeki sert çizgiler bir anda gevşedi. Parmakları sabunun köşesini okşadı. Sanki yıllardır bekliyormuş gibi baktı. Dudakları usulca kıpırdadı. “Saçların ıslanmış…” Kalbim yerinden çıkacak sandım. “Anne…” diyebildim yalnızca. Başını kaldırdı. Uzun uzun yüzüme baktı. Yüzünde hep hatırladığım sımsıcak bir gülümseme belirdi. Sabuna bakıp tekrardan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında çok uzaktan gelen bir ışık vardı. Elini kaldırdı. Çocukken yaptığı gibi saçımı kulağımın arkasına iliştirdi. Parmaklarının sıcaklığı yüzüme değdi. Sonra eli yavaşça dizine düştü.

Gözleri yeniden uzaklara kaydı. “Sen…” dedi. “Komşunun kızı mıydın?” Boğazım düğüm oldu. Yutkunmaya çalıştıkça daha da belirginleşti. Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı hızla akıyordu. Pantolonumda izler bırakıyordu.

Cevap veremedim.

Sabunu avuçlarının arasında tutmaya devam etti.

Bu yazı sana ne hissettirdi?