Sokağın karşısındaki lambanın cılız ışığı ancak kendi kendini aydınlatmaya yetiyordu. Etraf zifiri karanlığa bürünmüş, hafif esen rüzgâr, motelin hemen önündeki çalıları belli belirsiz hareketlendiriyordu. Karanlığın içindeki bu küçük kıpırtılar, Saye’de çalıların arasından her an biri çıkacakmış hissini uyandırmıştı. Görüntü ürkütücüydü. Kalın perdeyi hızla kapatırken, “İyi fikir değildi buraya gelmek,” diye söylendi kendi kendine. Kaçtığı ve biraz olsun unutmak istediği korku, bir gölge gibi peşinden gelmişti. Odanın kapısına gidip kilidi bir kez daha kontrol etti. Getirdiği birkaç parça kıyafeti valizden çıkarıp yatağın üzerine koyduğu anda kulağına gelen sesle irkildi.

Tık… tık… tık.

Üç kere. Her birinin arasında yarım saniye. Sonra sessizlik.

Onun çalışı.

Elindeki bluzu bırakıp telaşla kapıya koştu. Bekletmemesi lazımdı. Tam kapıyı açacakken evde olmadığını hatırladı. Olduğu yerde donup kaldı. İçindeki ürperti önce ellerine, ardından bütün bedenine yayıldı; ensesinde zonklayan bir korkuya dönüştü.

O burada mıydı?

“İyi akşamlar efendim, odanıza su bırakacaktım,” diye seslendi kapının ardından motel görevlisi. Boğazında düğümlenen nefes, çıkacak bir yol ararken tiz bir çığlığa dönüştü. Hemen ağzını kapattı ama sesi kapının ardındaki görevliye çoktan ulaşmıştı. “İyi misiniz?” Ağzını kapattığı elini zar zor aralayıp sesini kontrol etmeye çalışarak, “İyiyim… Boğazıma bir şey kaçtı da,” dedi aceleyle. Birkaç saniye bekleyip devam etti. “Suyu kapının önüne bırakabilirsiniz, teşekkür ederim.”

“Tabii efendim. İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Ayak seslerinin koridordan uzaklaşmasını dinledi. Sonra sırtını kapıya yaslayıp gömleğinin yaka düğmesini açtı. Nefesi yavaş yavaş düzene girdiğinde, ayaklarını sürüyerek koltuğa gidip kendini bıraktı. Eli, yıllar önce omuzlarından aşağı şelale gibi dökülen, şimdi ise incecik bir dereyi andıran saçlarına gitti. Parmaklarını tellerin arasında gezdirip uçlarında durdu. Elini hafifçe çektiğinde bir tutam saç avucunda kaldı. Ne çok umut ekmişti gönül toprağına. Günlerini, yıllarını, kendinden eksilttiklerini vermişti bu evliliğe. Şimdi bütün emeğinin karşılığı avucunun içindeydi.

Günlerdir avuç avuç topladığı hasat…

Düşüncelerinin yeniden kendisini esir almaya başladığını hissedince, içindeki fırtınanın bir girdaba dönüşmesinden korkarak yerinden kalktı ve mutfak tezgâhına yöneldi. Cezveye bir kaşık Türk kahvesi koydu. Fincanı suyla doldurup onu da cezveye boşalttı. Her hareketini ağır ağır, içinde kopan fırtınayı yatıştırmaya çalışarak yapıyordu. Kahveyle suyu karıştırdı. Bir süre birbirlerinin içinde kaybolmalarını izledi. Bir olmuşlardı. Tıpkı iki insanın “ben”den “biz”e dönüşmesi gibi… Ocağı yakıp beklemeye başladı. Kahve yapmak sabır isterdi. Bir de emek. İkisini de evliliğine vermemiş miydi? Kendince Emir’le “biz” olmaya çalışmış, sabretmiş, günün birinde mutluluklarının da köpük köpük yükselip evliliklerine lezzet katacağını düşünmüştü. Ama ortada ne tat vardı ne de “biz”.

Kahve hafif hafif kabarmaya başladığında gözlerini cezveden ayırmadı. Fazla köpürürse fincana döküldüğü anda sönecekti. Kıvamını kaçırmamak gerekiyordu. Denge önemliydi. Her şey kararında olmalıydı. Evliliğinde olduğu gibi. Gençliğinde attığı o şen kahkahaları bile Emir abartılı bulduğu için ölçülü tutmayı öğrenmişti. Sonra kelimelerini seçmeye başlamış, en sonunda da kendi sesini duyamaz olmuştu. Dikkatini yeniden kahveye verdi. Köpük yavaş yavaş beliriyordu. Fincana dökülme zamanı gelmişti. “Beni gör. Emeğimi ziyan etme,” diyordu sanki. O söyleyebilmiş miydi bunu? “Beni gör.” Cezveyi alıp köpüğü fincana aktardı, sonra yeniden ocağa koydu. Kahveyi biraz daha pişirdikten sonra kalanını fincana boşalttı. Oysa Emir’den ne istemişti ki? Görülmekten başka… Vermek yetiyordu ona. Evi çekip çevirmek, yanında olmak… Ta ki hiç beklemediği o el havaya kalkıp yanağına inene kadar.

“Bitti,” diyebilmişti sadece.

Eli istemsizce yanağına gitti. Sanki o ânın sıcaklığı hâlâ tenindeydi. Bir süre öylece kaldı. Sonra fincanı iki eliyle kavrayıp kahvenin kokusunu içine çekti. O tanıdık koku bir anda annesini getirdi aklına. Kahveyi çok seven annesini… Sabahın seherinde kalkıp saçlarını ören, onu okula yolcu eden; ateşler içinde yandığı gecelerde sabaha kadar başında bekleyen, gözünden sakınan annesini… Eli yeniden yanağına gitti. Bir zamanlar annesinin öpüp koklamaya kıyamadığı o yanağa, şimdi bir adam el kaldırmıştı. Gözünden süzülen tek damla yaş parmaklarına ulaştı. Fincanı tutan diğer elinin sıcaklığı avucuna yayılıyordu. Sonra elini yanağından çekti. Bu kez daha kararlıydı. Fincanı usulca masaya bıraktı ve telefonuna uzandı. Bir an ekrana baktı. Sonra arama tuşuna bastı. Karşıdan gelen sesi duyduğunda hiç tereddüt etmedi. “Figen, boşanma davasını hemen aç.”

Bu yazı sana ne hissettirdi?