“Yine leş gibi kokuyor,” diye söylendi yaşlı kadın ağzının kenarından.
“Kokan ne?” diye sordu torunu, kadının yere attığı bezelye kabuklarını yan yana dizerken.
Sakin ama kasvetli bir gündü. Ağaçlar bir hayaletin sarmalında gibi soluktu. Güneş tam tepede, sanki çöl serabına kapılmışçasına pusluydu. Dev bir ginkgo biloba yelpazesi altında oturuyorlardı. Civarlarında tek tük farklı ağaçlar olsa da bir bahar ressamının kadrajına girecek olan üçlü bu kadardı; yaşlı kadın, torun ve ağaç.
“Duymuyon mu sen? Yatmadan başucuna soğan koy diyorum. Kendi bokunu duymuycan yakında.”
Çocuk sinirli gözlerle baktı. Ama bir şey demedi. Yabani otların üzerine düşmüş çam iğnelerini ayırmaya girişti. Bulduklarını yeşil bezelye kabuklarının hizasında dizmeye başladı.
“Aha, bu kokuyo,” diye ginkgonun saçaklarından çekiştirdi kadın. Sonra da istemsizce elini kokladı. “Salmış gene.”
Ağacın saçaklarının çekilebildiğine ilk defa vakıf olmuş gibi, heyecanla yerinden fırladı çocuk. Yakalayabildiğine asılarak bir oyun başlattı. Yaşlı kadın bir sabır duası geveledi. Omuzlarına saldığı tozlu yazmayı başına geçirdi. Saçlarını korumaktan ziyade çocuğun neşesine katılmak istemiyor gibiydi.
“Napıyo ya bu kızan?” diye gevşek gevşek gülerek yanlarında bitti yaşlı adam. Ressamın kadrajı bir kişi daha genişledi. Yaşlı adam, çizmeye değer bir komiklikte, düğmelerini zar zor iliklediği toprak rengi keçe gömleğini, göbeğinin üstünden pantolonuna sokuşturmaya çalışıyordu.
“Ağacı kokutuyom dede,” diye neredeyse çığlık attı sevinçle çocuk.
“Napıyomuş, he he.”
Yaşlı kadın dönüp bakmadı. İç çekip inleyerek oturmaktan uyuşmuş dizlerini ovuşturdu. Adam oralı olmadı. Derlenip toplanması bitince dünyanın en zor işini başarmış gibi, eliyle saçlarını alın hizasında yana kaydırdı. Tek gözüyle puslu güneşe bir bakış fırlattı. Karısının iç çekişiyle neredeyse aynı oktavda nefesini saldı. Kadın oralı olmadı.
“Gel burayı bakayım. Yağmur yağacak. Gir içeri hade,” diye çocuğun oyununa çomak soktu adam.
“Şimdi yağdırmaz,” dedi kadın.
Adam homurdandı. Saçakların altında kendine en uygun ihtimali seçmeyi bekler gibi muzip bir kıpırtısızlıkla duruyordu çocuk. Önce hapşırdı, sonra bir zıplamayla kararını verdi.
“Nenem yağdırmaz diyo!” Nenesinin dibine koşup oturdu.
“Cırcırını çek,” diye dürttü nenesi. Çocuk içeri girmemek adına, her şeyi yapmaya hazır hızla çekti fermuarını.
Yaşlı adam bu ittifaka aldırış etmedi. Havayı koklaya koklaya iyice diplerine kadar geldi. Ayakkabısının ucuyla çocuğun yere dizdiği bezelye kabuklarını dürtüklemeye başladı.
“Yapma dede, yapmasana!” diye bir feryat kopardı çocuk.
Aynı hızla sert bir rüzgâr esip yerdeki çalı çırpıyı büsbütün birbirine kattı. Adam şaşkınlıkla durdu. Çocuk ağlamaklı, bulabildiği kadar kabuğu ayırıp montunun cebine sokuşturmaya başladı. Aralarına karışmış çam iğnelerinden biri parmağına batınca, oflayıp puflayarak parmağının ucundaki kanı emmeye başladı. Yaşlı kadın tövbeler eşliğinde ayaklandı. Bezelye çuvalını, ayıklanmış olanların kırmızı leğeni üstüne kapatıp, vire bismillah kucağına aldı.
“Ne yapıyo ki bu çöpleri?” diye karısına laf attı adam. Kadın iki büklüm omzundan umursamaz bir silkme ile eve doğru yöneldi.
“Yüzen gemi yapçam,” dedi parlak gözlerle çocuk. “Nehre salcam.”
Çocuğun cevabını dinlemeyen adam karısının arkasından işveyle baktı şöyle bir. Sonra tatlı sert seslendi yine.
“Anam usulü pişir bakem, arakaya salça konmaz.”
O an, uzaklardaki ressam, fırçasını durdurup nefesini tuttu. Tepedeki silik güneş yaşlı kadın yerine cevap vermek istedi. Bir anlığına tüm kâinatı aydınlatmak istercesine güçle ışıdı. Yeşil otların üzerine kat kat, soy soy gölgelendiler; yaşlı adam, ağaç ve torun. Kadınsa hiç ses etmeden eve vardı ve yağmur başladı.

