Pazar öğleden sonraları, hikâyemizdeki dört kadın için başka hiçbir güne benzemezdi.
O kadar uzun süredir arkadaşlardı ki… Ömürleri boyunca bir aradaydılar desek yanlış olmazdı. Çocukluk günlerinden beri arkadaş olan bu üç kız, liseye başladıkları ilk gün, dikkatlerini çeken diğer kızla birlikte, dörtlüyü tamamlamışlardı. Onu da aralarına almışlar ve hep birlikte vakit geçirmeye başlamışlardı. Hepsi de edebiyata çok meraklıydı. Hatta üç silahşörlerden esinlenerek kendilerine isim bile takmışlardı. Atos, Portos, Aramis ve son katılan arkadaşları da tıpkı üç silahşörlerde olduğu gibi Dartanyan adını almıştı. “Sadece üç silahşörler romanda erkekti ama biz kadınız,” diyor ve kahkahayı basıyorlardı.
Üniversite yıllarında her biri bir yere savrulmuştu. Biri Ankara’ya gitmişti. Hep istediği dil tarih coğrafya fakültesine. Diğeri İngiliz filolojisi, bir diğeri güzel sanatlar fakültesi ve içlerinden biri de “Edebiyat, edebiyat,” diye inlerken kendisini İTÜ’de bulmuştu. Okulları onların buluşmalarına engel olmuyor, İstanbul’da olanlar her on beş günde bir buluşuyorlardı. Ankara’daki arkadaşlarıyla da tatil dönemlerinde bir araya geliyorlardı. En çok edebiyat konuşuyorlardı. Derken kızlar hayatlarının erkeğini bularak âşık oldular. Artık bu güzel kızların aralarına erkekler girmeye başlamıştı. Okullar bitirilmişti. Her biri yeni mezun ve çiçeği burnunda genç kadınlardı. Evlilik, iş bulma, çocukların dünyaya gelişleri falan derken eskisi kadar sık görüşemiyorlardı. Bu dönemde ayda bir kere bile görüşebildiler mi kendilerini mutlu sayıyorlardı. Hâlâ birbirlerine üç silahşörlerdeki adlarıyla hitap ediyor ve kim müsait olursa ikili üçlü görüşmeleri gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Dartanyan hariç hepsi evlenmiş ve çocuk sahibi olmuşlardı. Hâlâ hepsinin ortak noktası edebiyattı. Hem yazarlara, hem şairlere hayrandılar. Sadece Türk değil, yabancı yazarları da çok severek okurlardı. Artık eskisi gibi çok sık görüşemeseler de sosyal medyadan haberleşmeyi hiç ihmal etmiyorlardı. İlk kim “günaydın” mesajı gönderecek olursa, mutlaka bir şairden dizelerle süslüyordu mesajını.
Derken çocukları büyüdü, emeklilik günleri geldi. Çocukların her biri kendi hayat meşgalelerine daldılar, bazıları hayatlarını başka ülkelerde sürdürme kararı aldı. Eşleri ise bu hayattan daha önce ayrılıp, diğer dünyada onları beklemeye başladılar. Geride sadece bizim silahşörlerimiz kalmıştı. Öyle böyle derken yetmiş yaşına gelmişlerdi. Hayattan yavaş yavaş elini eteğini çekmiş, karakterleri birbirine hiç benzemeyen ama dostluklarını hiç kaybetmeyen bu güzel kadınlar, sadece birlikte oldukları günlerde eski gençlik günlerine dönüyor ve çok mutlu oluyorlardı.
Yaşlandıkları için rahatlarına daha bir düşkün olmuşlardı. Dışarıda buluşmak yerine evlerini tercih ediyorlardı. O cin gibi, meslek sahibi kültürlü ve alımlı kadınlar, artık yaşlanmanın adım adım onları etkisine aldığını fark edip hem üzülüyor, hem de kalan zamanlarını güzel geçirmek için bir şeylerle meşgul olmaya çalışıyorlardı. Artık hafızaları parçalıydı; biri bir şiiri hatırlarken diğeri onu tamamlayamıyor, başka bir şeyi hatırlıyor, şiirler birbirine karışıyor ve konuştukları her şey giderek yaşlılık, unutmak ve ölüm üzerine oluyordu. Onları dinleyenler bazen hangi şairlere kimlere gönderme yapıldığını bile anlayamıyorlardı ama neticede onlar, birlikte oturdukları saatler içerisinde birbirlerinin sohbetlerinden son derece zevk alıyorlardı. Mesela o gün içlerinden biri, “Günler kısaldı Kanlıca’nın ihtiyarları, bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları,” deyince, diğeri, “Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa, yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa,” diye eşlik ediyordu. Biraz hüzünlenseler de sonrasında sohbetlerine devam ediyorlar ve biri yine bu sefer Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şiirinden bir parça ile sesleniyordu. “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında; yekpare, geniş bir ânın, parçalanmaz akışında,” derken, diğeri, “Aman, sen dışında kal bu zamanın, boşver gerisini,” derken diğeri başlıyordu. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden, eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,” diyerek Ahmet Haşim’i masalarına davet ediyordu.
Her biri bir şairden bir parçayı alıyor, birbirine yapıştırıyor, sanki kendileri türetmiş gibi bunları birbirlerine söylüyorlardı ve çok eğleniyorlardı birlikte. Sonra da bunların kimin şiirleri olduğunu düşünüyorlardı birisi “Yahya Kemal Beyatlı,” derken öteki “Tanpınar değil miydi? Yok yok, Ahmet Haşim’di galiba,” diye yazarları bulmaya çalışıyorlardı. En az beş dakika bunun kimin şiiri olduğunu tartışmaya devam ediyorlardı.
Bir başka buluşmalarında genç ölen şairlerimiz ve yazarlarımız için efkarlanıyorlar, “Orhan Veli, Sabahattin Ali… Ah, ah şayet daha uzun yaşasalardı kim bilir daha neler hediye ederlerdi bize,” diyorlardı.
“Sait Faik ‘Yazmasaydım çıldıracaktım,’ demiş ya, sanki bizler de görüşmesek çıldıracağız, değil mi kızlar?” diyorlardı.
“Ben pek sevmem bu şairi ama bu şiirine bayılırım,” diye devam etti Dartanyan, “Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar, benim seni beklediğim kadar…”
Sadece şiirler değildi sevdikleri. Hikâyeleri de çok seviyorlardı. İçlerinden biri, çantasından çıkardığı kitapta işaretlenmiş bir hikâyeyi çıkarıyor, “Bugün sizlere bunu okumak istiyorum…” diye başlıyordu söze. O gün masalarına kimler konuk olurdu bilinmez. Necati Cumalı mı, Haldun Taner mi, Hüseyin Rahmi mi? Kim? İçlerinden biri, “Ah Zeliş, canım seni unutmak mümkün mü?” diye mırıldanırken, diğeri Yaşar Kemal’den “O iyi insanlar o iyi atlara binip gittiler. Bizler burada,” diye yutkunuyordu. Sonrasında boğazındaki düğümlenen acıyı unutmaya çalışarak, “Kızlar gerçekten, biz bunların hepsini yaşadık, bak eşlerimiz çok iyi insanlardı ve onlar gerçekten de beyaz atlarına binip gittiler. Biz kaldık buralarda ya,” diyerek nemlenen gözlerini siliyordu. Hepsinin bir hikâyecisi vardı. Oğuz Atay’dan Demiryolu Hikâyecileri’ni anmadan geçmezlerdi. Masadaki kadehlerini yazarın şerefine kaldırarak, “Biz buradayız sevgili okuyucu, siz nerdesiniz?” diye tokuşturuyorlardı. Bu satırlarda yazarın anlattığı serzeniş gibi kendileri de biraz da yalnızlıklarını, çocuklarını, geçmişteki kalabalık ailelerini özlemle anıyorlardı. İçlerinden biri resme meraklıydı ve İbrahim Balaban’ı her andığında, Yaşar Kemal’in Anadolu efsanelerini yazarken, Balaban’ın onu resimlediğini anlatırdı. O kadar severek anlatırdı ki hepsi Balaban’ı tanımış kadar olurdu. Edvard Munch’un Çığlık adlı tablosu onun sevgilisiydi. O elleriyle başını tutan insanın resmedildiği tabloda her biri zaman zaman kendinden bir parça bulur ve “Ben tıpkı çığlıktaki adam gibiyim,” derdi. Bu sözler aralarında bir parola gibiydi. Kim bu sözleri söylese diğerleri bu sözleri söyleyen arkadaşlarının bir derdi, sıkıntısı olduğunu anlar ve üzerine gitmezlerdi.
Bu kadınlar şarkıları, türküleri de çok seviyorlardı. Bazen bir türkünün veya bir şarkının içinde kendilerini buluyorlardı. Sadece onları söylemek yerine hikâyelerini de öğreniyorlardı. O şarkı kime yazılmıştı, neden yazılmıştı, bunları öğrenerek türküleri de şarkıları da daha da içselleştiriyorlardı. Kendilerinin eşleriyle, arkadaşlarıyla, sevdikleriyle şarkıları da vardı. O şarkılar her çalındığında veya söylendiğinde burunları sızlar, gözyaşları yanaklarından süzülürdü. Başkaydılar. Çok özellerdi. Ayrıca hâlâ çok güzeldiler. Zaten gençliklerinde, hele ki dördü bir arada yürürlerken, alımları çalımları neşeleriyle herkesin dikkatini çekiyorlardı. İmrenenler de vardı, hasetle bakanlar da…
Genelde pazar günleri buluştukları için birbirlerine, “Bugün pazar, bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar,” diyerek kapıyı açıyorlardı. Can Yücel mi, Nâzım Hikmet mi diye tatışırlardı bazen. Biri Can Yücel’i göklere çıkarırken, diğeri Nâzım da Nâzım diye anlatmaya başlıyordu. Çok üzüldüklerinde, yine Can Yücel’den diye bildikleri şiiri okurlardı hep birlikte.
“Ve insan susar, her şeye, herkese rağmen… Elinden gelen tek şeyi yapar; bağıra bağıra susar…” Bu sözlerle duydukları acıyı hafifletmeye çalışırlardı.
En çok da bu şairlerin, yazarların hangi duygularla bu sözleri söylediklerini merak ederlerdi. Acaba ne hissetmişlerdi? Kimi, neden çok sevmişlerdi? Kimden nefret etmişlerdi? Mesela bir pazar günü öğleden sonra, “Nâzım en çok kimi sevmişti?” diye tartışıp durmuşlardı.
Ahmet Haşim’in neden kendisini çok çirkin hissettiğini bir türlü anlayamıyorlardı. Bu konu da bir pazar günü, bütün öğleden sonralarını almış götürmüştü.
Yetmiş yaşına geldiklerini hissettiklerinde, hemen akıllarına Cahit Sıtkı’nın meşhur şiiri geliyordu. “Yaş otuzbeş, yolun yarısı eder… Hey Cahit Sıtkı, bak, bizler de o yolu tamamladık artık,” diyor ve gülüyorlardı. İçlerinden mühendis olanı, henüz elli yaşındayken, “Ortalama yetmiş yıl yaşayacaksak benim şunun şurasında yedi bin iki yüz günüm kaldı yaşanacak,” demişti de o zaman şaka gibi gelmişti bu sözler onlara. Ama artık oradaydılar hepsi. Eşikteydiler yani.
Günlerden bir gün, içlerinden biri artık eskisi gibi şiirleri hatırlayamamaya başladı. Diğerleri bunu fark ettiler ama onun hiç yüzüne vurmadılar. Önce şiirlerin bazı mısraları unutulmaya başlandı. Sonrasında şairler karıştırılmaya başlandı. Bu unutkanlık zaman zaman hepsinde oluyordu ama o arkadaşlarının durumu başkaydı. Sonra sabahları günaydın mesajlarını unutmaya, hatırını soranlara cevap vermemeye başladı. Artık bir araya geldiklerinde onun şiirlerini de cümlelerini de tamamlamaya başladılar. Hiç yüzüne vurmadan, nazik bir şekilde onu hayata bağlamaya çalıştılar. Yine onlar şiirlerden, edebiyattan konuşmaya devam edeceklerdi daima. Diğerleri de o duruma gelene kadar bir gün Aziz Nesin’i ve Tatlı Betüş’ü, bir gün Rıfat Igaz’ı ve Hababam Sınıfı’nı hatırlamaya devam ederek bu dünyadaki günlerini tamamlıyorlardı.
Dartanyan, “Artık eskisi kadar rahat hatırlayamıyorum şiirleri, sadece çocukluğumda ezberlediklerim kalmış aklımda,” diye üzüntüsünü dile getirmişti. “O şiirler var ya, çocukluğumdaki şiirler, sadece onlar kalmış aklımda. ‘Hani adam olamazsın,’ demiş ya adam, ne güzel bir şiirdir, onu çok net hatırlıyorum. Çünkü ben onu çocukluğumda öğrendim,” diyordu. Kendini çok yorgun ve bitkin bularak arkadaşlarına dönüp, “Ben artık yorgunum kızlar, hem de çok yorgunum ve sanki yavaş yavaş bu dünyadan da gitmeye hazırlanıyorum. Bir gün aranızda olmazsam, hiç üzülmeyin, aynen böyle birlikte devam edin bu düzene. Biz hepimiz buradayken söylemek istiyorum ki en son iki kişi kalana kadar devam etsin toplantılarımız. Son kalan bizim hepimiz için bir kere, en sevdiğimiz şiiri okusun ve bu seremoniyi bitirsin. Ne dersiniz? Aşk şiirleri değil de mesela, ‘Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın’ şiiri var ya, işte o şiir kapanış olsun hepimiz için. Atos, eşinin öldüğünde, eli onun elinden gittiğinde kendini bir kör kuyuda gibi hissettiğini anlatmıştı bir gün. Dur bakayım, ben bunu biraz hatırlıyorum sanki,” demesine rağmen, bulamıyordu artık. Hafızası bu güzel kadına isyan etmeye başlamıştı.
Her ay buluştuktan sonra evlerine giderlerken pazar günü akşamüstü birbirlerine şunu söylüyorlardı: “Haftaya kimde görüşeceğiz? Evine gidince mutlaka mesaj at gruba, evime geldim de, olur mu? Merak etmeyelim birbirimizi.”
Sonra birbirleriyle kucaklaşıp, vedalaşıp ayrılıyorlardı. O gün de öyle oldu, hepsi birlikte gittiler. Evi birlikte toplamışlar, “Sadece sana kalmasın bu işler, hepimiz beraber yapmalıyız,” demişler ve gitmişlerdi. Mesajlar gelmeye başladı sırayla, “Vardım.”, diğerinden “Evdeyim.” Dartanyan’dan mesaj gelmedi. Meraklandılar. Tek tek aradılar arkadaşlarını. Telefon açılmadı. Oysa o, daha telefonu çalar çalmaz açardı, ses yoktu. Zordu ama anlamışlardı. İçlerinden biri göğe uçmuştu.
Bir hafta sonrasıydı, yine buluştular, masayı hazırladılar. Dartanyan’ın servisi de sandalyesi de masada hazırdı. Sessizliği içlerinden biri bozdu.
“Bir şiir vardı,” dedi.
Diğer ikisi başlarını kaldırdı.
“Hangisi?”
“Bilmiyorum.”
Gözlerini kapattı.
“Devamı vardı.”
Öteki yavaşça, “Vardı,” dedi.
Üçüncüsü boş sandalyeye baktı.
“O bilirdi.”
Sonra yine sustular.
Çünkü ilk kez üçü de aynı şeyi anlamıştı; içlerinden biri artık yoktu. Giderken hatırladığı şeylerin bir kısmını da birlikte götürmüştü. Bundan sonra biri bir şiiri unutursa, diğeri tamamlamayacak, bir şairin adı akıllarına gelmezse, kimse hatırlamayacaktı. Bir hikâyenin sonunu bulamazlarsa, o hikâye yarım kalacaktı. Ama yine de gelecek pazar günü buluşacaklardı. İlk kez, bir şiirin yarım kalmasına aldırmadılar.

