Römorkta tarlaya doğru yol alan on kadar kadının arasında tek çocuktu Zehra. Pamuk işçisi kadınlar, tarlada toplayacakları pamukla inatlaşırcasına, bir örnek beyaz yazma ile örtmüşlerdi saçlarını. Çoğu Zehra’nın akrabasıydı, hatta halası bile vardı aralarında. Kadınların türkü sesleri, sohbete karışan şen kahkahaları tarlalara yayılıyordu. Sabahın köründe yataktan zorla kalkan kâhyanın, kadınların neşesinden uykusu iyiden iyiye kaçmıştı. Traktör tarlaya varınca, işçi kadınlar azıklarını, suyu ve sepetleri ağacın altına yerleştirdiler güzelce. Zehra’nın ilk gelişi değildi ama bu sefer başkaydı. Diğerleri yerleşedursun, Zehra pamukları toplamaya başlamıştı bile. Annesi, pamukları koyması için beline bağlanan bir heybe dikmişti. Belindeki ağırlık arttıkça, hasır sepete pamuğu aktarıyordu. Sepetler doldukça pamukları çuvala basıyordu. Toplanan çuvallar gün sonu ölçülüyor ve kilo başına belirlenen birim ücreti ile çarpılarak o günki yevmiye belirleniyordu.
Karığın başına en önce o varmalıydı. Aralarında en küçük olan ama paraya da en çok ihtiyacı olan oydu. Diğerleri yemek molası verdiğinde, onu da çağırıyorlar ama o işine devam ediyordu. Hava çok sıcaktı. Kozasını yarıp ortaya çıkan pamuk liflerini elle toplarken sert kabuklar parmaklarını deliyordu. Parmakları ara ara kanıyor, kanadıkça acısı içine dökülüyordu. Duramazdı, durmamalıydı; okulların açılmasına çok az kalmıştı. Annesi, “Okumak istiyorsan kitap ve defter paranı biriktireceksin,” demişti. Köyden şehre onu okutmak için yerleşmişlerdi. Köy okulunda okumayı, yazmayı ve az da olsa matematiği öğrenmişti. Şehirdeki okulda tüm öğrenciler ondan çok ilerideydi. Bir de şehirli çocuklar çok özgüvenliydi. Köyde sınıf başkanı olan Zehra, şehirdeki sınıfta ağzını açıp sorulara cevap veremiyor, içine içine konuşuyor, herkes ona bakınca utancından ağlamaya başlıyordu. Eve geldiğinde okulda içine attığı tüm duygular bir anda ortaya çıkıyordu. Bazen kendini odasına kilitliyor, bazen de annesine sesini yükseltiyordu. Anne ve babası ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Köydeki öğretmen “Okutun bu kızı,” diye ısrar edince şehre taşınmışlardı ama Zehra için okul hayatı hiç de beklenen gibi olmamıştı. Zorlanıyordu hem derslerde hem de arkadaşlarına uyum sağlamakta. Başarmak için çok uğraşıyor ama eksikleri, bir türlü aşamadığı bir dağ gibi önünde yığılıyordu. Anne ve babası da zorlanıyordu.
Evet, çok radikal bir kararla, biricik kızlarını okutmak için şehre yerleşmişlerdi. Şehre uyum sağlamak zordu. Çocuk okutmanın yanı sıra giyim, kuşam, yiyecek, faturalar derken masraflar birden artmış, bağ-kurdan aldıkları üç beş kuruş emekli maaşı bir işe yaramaz olmuştu. Bu fedakârlığın karşılığını alamadıkça pişmanlıkları katlanıyor, kızı üzmemek için çabalasalar da sosyal çevrelerinin değişmesi onları da çok zorluyordu. Annesi, “Madem başaramıyorsun, biçki dikiş kursuna gönderelim de bir sanat öğren. Çeyizini işlersin, evlenince de çocuklarının kıyafetini dikersin,” dediğinde içinden “Beni dövseydin daha iyi olurdu,” dedi.
Köydeyken köyün en saygın insanları, muhtar babası, köyün öğretmeni ve ebesiydi. Muhtar olan babası bile kafası karışınca öğretmenle dertleşir, ondan akıl alırdı. Kadınlar her şeyi ebe hanıma danışır, onun dediklerini harfiyen uygularlardı. Zehra da okumak, onlar gibi saygın olmak istiyordu. O nedenle çok çalışmalı, okul başlamadan annesini memnun edecek bir para toplamalıydı.
Diğer karığa geçtiğinde onu tarlaya getiren Halime halası ile karşılaştı. Halası “Ne bu hırs? Bir damla canın var, akşam belin ağrıyacak. Sonra babana ne derim?” dedi. Zehra başını kaldırıp halasına baktı, tüm dünya etrafında dönüyordu, takati kalmamıştı ve bir anda yere yığıldı. Burnu kanıyordu, herkes telaşla başına toplandı. Toprak testiden yüzüne su serptiler. Yazmasını çıkarıp, yüzüne doğru bir ileri bir geri sallayarak kızın serinlemesini sağladılar. Kâhya kucağına alıp, tarladaki tespih ağacının dibine yatırdı Zehra’yı. “Hadi iş başına,” diye seslendi. “Birkaç güne kalmaz yağmurlar başlar. Ürün tarlada kalmasın!”
Akılları Zehra’da kalsa da işçiler döndüler pamuk toplamaya. Gözleri aralandığında halası başında bekliyordu, “Deyiver, neden böyle yordun kendini? Elin işi biter mi?” Zehra yavaşça toparlandı. Gözlerinden yaşlar topur topur dökülüyor, hıçkırıklarla bölünen cümlesi zorla çıkıyordu ağzından. “Eğer defter ve kitap parasını toplayamazsam annem beni okuldan alacak, biçki dikiş kursuna gönderecekmiş,” dedi. Halası yazması ile sildi kızın gözyaşlarını. Hemen yiyecek bir şeyler getirdi. Zaten iştahsız olan kız, ağlayarak birkaç lokma atıştırdı. Halası kızı rahatlatmak için şu biçki dikiş işini annesi ile konuşacağını ama onun da notlarını yükseltmesi gerektiğini söyledi. “Okumak için şehre giden ilk kızsın, köyün gururusun, madem bu kadar çok istiyorsun, çok çalışacaksın, beni de haksız çıkarmayacaksın,” dedi. Zehra halasını kucakladı, yanaklarına minnet dolu bir öpücük kondurdu. Yazmasını başına bağladı, saç örgüleri omuzlarına düştü, masmavi gözleri ile tarlaya baktı.
“Köyün okuyan ilk kızı…” Halasının bu sözü kulaklarında çınladı. Bu sözün gerçek olması için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğunu o an daha da iyi anladı.

