Koca bir yıl nasıl bu kadar hızlı ve acımasızca geçmişti? Hatırlıyordu da o ilk günü; içindeki o ürkek ama tutkulu heyecanla, bambaşka ve yepyeni bir hayata doğru kanat çırpmıştı. Zihninde uçuşan sorular, kalbinde filizlenen umutlar vardı. Neler ummuştu bu yola çıkarken, karşısına neler çıkacak, neleri bulacaktı?

En sevdiği işi yapıyordu nihayet. Tüm hayatını ve geleceğini bu hayalin üzerine inşa etmişti. Ta çocukluk yıllarından koymuştu bunu kafasına, ne olursa olsun bu işi mutlaka yapacaktı. Şimdi geriye dönüp baktığında, o günleri sanki hayatın gerisinde kalmışlık hissiyle, buruk bir kabullenişle yaşıyordu. Aslında o güne kadar çok yol katetmiş, engeller aşmıştı ama yolun bir yerlerinde birkaç hevesi hep eksik, hep yarım kalmıştı halbuki. Yine de pes etmemiş, o büyük an geldiğinde ilk defa derinden bir nefes alarak “Tamam, işte şimdi her şey harika,” demişti kendi kendine. Sevinçten havalara uçuyor, kendini ayakları yere basmayan tatlı bir rüyanın tam ortasına hissediyordu. Sahi, en son ne zaman bu kadar katıksız ve katmanlı bir mutluluk hissetmişti? Yüreğinde yıllardır bitmek bilmeyen fırtınalı bir sonbahar taşıyan o masum ve yorgun ruh, belki de hayatında ilk defa gerçek bir baharı yaşıyordu.

Ancak ne yazık ki bu pembe tablo çok sürmedi. Çok geçmeden, ruhunun hiç alışık olmadığı, bünyesinin reddettiği katı, soğuk ve acımasız davranışlarla karşı karşıya kaldı. Etrafını saran insanlar asla yapıcı, anlayışlı ya da iyi niyetli değillerdi. Aksine, onu her geçen gün biraz daha üzüyor, ruhunu adım adım yıpratıyorlardı. Nasıl anlayabilirlerdi ki onu? Onlar tırnaklarıyla kazıyarak hiç emek vermemişlerdi ki bu hayatta… Gerçekten alın teri dökmenin, samimiyetle emek vermenin ne demek olduğunu hiçbir zaman bilmemişlerdi.

Doğruluğun ve dürüstlüğün geçerli bir akçe sayılmadığı, sahteliğin ve riyakârlığın alkışlandığı, insanların birbirinin arkasından gizli oyunlar döndürdüğü boğucu bir cenderede sıkışıp kalmıştı. O büyük heyecanlarla, masumiyetle başladığı hayal, kısa süre içerisinde zihninden atamadığı koca bir kâbusa dönmüştü. Hayatında kötülük, hile ve yalan nedir bilmeyen temiz bir insan olarak, her gün yeni bir adaletsizliğe, yeni bir haksızlığa şahit olmak zorunda kalıyordu. Haksız yere türlü ima ve suçlamalara maruz kalsa da içinde ki o kırılmaz dürüstlükten, doğruluktan asla vazgeçmedi. Her sabah ayakları geri geri gitse de içine düştüğü bu cendereden çıkabilmek için dualarla yola koyuldu. Kalbine batan iğneleyici laflarla, arkasından kurulan haince planlarla son gücüne kadar mücadele etti.

En nihayetinde anladığı tek bir yalın gerçek vardı: Doğru ile eğri, karanlık ile aydınlık asla yan yana duramazdı. Bir yanı var gücüyle kalmak, direnmek istese de içinde ki o lekesiz iyiliği koruyabilmek için tek çare gitmekti. Oradan uzaklaşmak zorundaydı. Kendisine kötülük edenleri ilahi adalete, Yaradan’a havale ederek zor da olsa yollarını ayırdı. Hayalleri bir kez daha yarım kalmış, emekleri boşa gitmiş gibi hissediyordu.

Fakat ilahi adalet hiç gecikmedi. O karanlık ve zorlu günlerde gözyaşlarıyla, sabırla ektiği emek tohumları; bugün teker teker yeşerip önüne ışıl ışıl birer yıldız gibi dökülmeye başladı. Çekilen tüm o acı zahmetler bitmiş, hayatının en aydınlık, en bereketli ve ışıl ışıl hasat zamanı nihayet başlamıştı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?