Fazilet yıllar sonra köyüne gitmek zorunda kalmıştı. Tarlalarını yıllardır köyden bir aileye kiralıyordu.  Onlar,ekip biçiyor, Fazilet’in ise payını  gönderiyorlardı. Fakat bu yıl tarlaya bakan yaşlı adam ölmeden birkaç gün önce Fazilet’i aramış ve tuhaf bir şey söylemişti:

“Bu yıl tarlayı biçmesi için kimseyi tarlaya sokma. Kendin gel.”

Fazilet bunu çok saçma bulmuştu. Ancak adam birkaç gün sonra öldü. Ardından adamın oğlu arayıp “Biz o tarlayı biçmeyeceğiz.” deyip nedenini söylemeden kapattı.

Yıllar sonra köyüne gitmek zorunda kalmak Fazilet’in keyfini kaçırmıştı. Artık annesi, babası sevdiği hiç kimse yoktu. Aslında köy onun için tatlı anılardan başka bir şey ifade etmiyordu. Oraya gitmek aynı zamanda ona acı da veriyordu.

Yüksek tepelerin kıvrımlı yollarından yokuş aşağı süzülürken sadece arabanın motorunun sesi ve tekerleklerin altında ezilen çakıl taşlarının çıkardığı o kırıntılı ses duyuluyordu. Köye doğru yaklaştıkça kuş seslerinin cıvıltıları artmıştı, içine biraz huzur dolmuş olsa da yerini hızlıca huzursuzluğa bırakmıştı. Huzur, acı, mutluluk, yalnızlık, terk edilmişlik, aidiyetsizlik. Duyguları çok karışıktı. Fazilet için köydeki aidiyet anne ve babasıyla birlikte yok olmuştu. Güneş artık gün ortasındaki sertliğini kaybetmiş, tarlaların üzerinden ağır ağır uzaklaşmaya başlamıştı. Uzaktaki evler kaybolmak üzere olan güneşin altında daha koyu gölgelere dönüşmüşlerdi.

Eve varmasına sadece beş dakika kalmıştı. Annesi ve babası hayattayken duyduğu güven ve huzur ılık ılık damarlarından akmaya başlamıştı. Bu, tıpkı tam uykuya dalıp birkaç dakika sonra uyandığında insanın içini kaplayan, her şeyin mükemmel olduğuna inandıran bir rahatlama hissi gibiydi. Çok uzun sürmedi.

Fazilet bir anda kendini uyanmak istediği ama uyanamadığı, hareket etmek istediği ama edemediği, bağırmak istediği ama bağıramadığı bir karabasanın içinde buldu. Eve varmıştı, arabayı evin önüne park etti. Arabanın kapısını açtığında yüzüne ılık bir akşam yeli vurdu. Yine huzur bulmuştu. O an için, ait olduğum topraklardayım, diye düşündü. Duygularını bu kadar yoğun ve uçlarda yaşadığına kendisi de inanamıyordu.

Evin kapısından içeri girip tüm anıları gözünün önüne geldiğinde, içi acıdı, gözleri doldu ve derin bir nefes alıp mutfağa doğru ilerledi. Sanki ocakta yıllar önce pişmeye başlamış ve halen pişmeye devam eden iki tencere yemek vardı. Hâlen aklında soru işaretleri, imgeler ve kaynayan tencerenin içinde ne olduğunu bilmediği yemekler… Belki de durulmayan ruhunu simgeliyorlardı, cevaplanmamış soruları. İki tencere, iki ruh.

Çok yorulmuştu, erken yatmak istiyordu. Valizini alıp yatak odasına geçti. Her şey dün gibiydi. Belki yirmi yıl önceki dün, belki kırk yıl önceki dün. Bunca yıldır ev boş kalmamıştı aslında. Duvarlarda örümceklerin ağları sanki tüm odaları kaplamıştı. Özellikle tavana yakın köşelerde el bezlerinin ince iplikleri gün batımının son ışığında belli belirsiz sallanıyordu.

Mutfağa geçtiğinde de tezgâhın kenarında solmuş bir el bezi gördü. Eline aldı. Halâ annesinin sabunlarının kokusu varmış gibi geldi. Fazilet’lerin köyünde ikisine de el bezi derlerdi. Belki de bu evde yıllardır büyüyen tek şey örümcek ağları değildi.

Ben o gece, yıllardır kimsenin el sürmediği bir sessizliğin içine girmiştim. Cevaplanmamış soruları arıyordum, tıpkı çocukluğumdan beri aradığım gibi. Uyumak için gözlerimi kapattım, tekrar açmak istedim ama açamıyordum, gözlerim açılmıyordu. Uykuya daldığımın farkına bile varamadım.

Sabah kuş seslerine uyanmıştım. Yine huzur vericiydi. Ahmet amca ile anlaştığımız gibi sabah yedide tarlada buluştuk. Köyün çıkışındaki, patikanın sonundaki tepenin üstündeki küçük evinde yalnız yaşıyordu. Onunla tarladaki buğdayların hasatı için anlaşmıştık.

Güneşin altında, tarlada çalışmaktan yüzü iyice yanmıştı. Yüzündeki derin kırışıklıklar, güneşten kararmış teninde bembeyaz çizgiler gibi belirginleşiyordu. İki kaşının arasında, yılların yorgunluğunu taşıyan derin bir çizgi vardı. Uzamış, gür bıyıkları ise dudaklarının yarısını örtecek kadar aşağı sarkıyordu.

Soğuk ve mesafeli bir adamdı. Yargılayan bakışları ona çok bilmiş bir hava veriyordu. Birden gözlerini devirip, bana baktı. Sanki her şeyin suçlusu bendim. “ Biçmeye buradan mı başlayalım?” deyip mezarlığın hemen üstündeki buğday tarlasını gösterdi.

“Evet” dedim. Aklıma o gün buğdayları oraklarla biçtikleri an geldi. Kalbim gene sıkışmıştı. Kırk yıl geçmişti. Her hasat bir şeyi eksiltirdi. O yıl kimse neyin eksildiğini bilmiyordu.

Ahmet amca biçerdöverle ilk sırayı biçip ikinci sıraya geçtiğinde makinaya bir şey takıldı. Toprağı kazınca bir çocuk ayakkabısı çıktı. Eski, çamurlaşmış. O an donup kaldım çünkü kardeşim kaybolduğu gün çekilen bir fotoğrafta aynısını giyiyordu.

On dakika sonra jandarmalar köydelerdi. Ayakkabının bulunduğu yeri kazdılar. Ceset yoktu. Ayakkabının teki de yoktu. Ahmet amca da yoktu. Sadece toprağın üstünde buğday sırasını takip eden küçük ayak izleri vardı. Yıllar önceden. İzler buğday sırasını takip ediyor, tarlanın ortasına birdenbire son buluyordu.

İki gün sonra hasat bitmişti. Fazilet sabah tarladan ayrılırken arkasını dönüp baktığında, bir gün önce tek bir buğday bile bırakılmadan biçilen tarlanın ortasında, bir gecede yeniden büyümüş bir sıra buğday dimdik duruyordu. Ne şaşıracak ne de korkacak hâli kalmıştı. Yıllarca gerçeği öğrenirse içindeki boşluğun dolacağını sanmıştı. Gerçekler yine tarlada gömülü kalmıştı.

Son kez tarlaya baktı. Toprak kendisine emanet edileni Fazilet’e geri mi vermek istemişti?  Peki, Fazilet öğrendikleriyle ne yapacaktı?

Bu yazı sana ne hissettirdi?