Her sabah aynı saatte uyanıyorum. Alarm çalmıyor; içimden bir ses, yıllardır yaşlanmayan, emredercesine “Kalk kız!” diyor. Zamanın içini oyan bir tedirginlik bu; kimseye anlatamadığım… Perdeden sızan ışık odanın hep aynı köşesine vuruyor ve ben her sabah gölgemi aynı köşede arıyorum.

Bu sabah da diğer günlerden farksız, aceleyle hazırlanıp işe doğru yol aldım. Aynı saatte, aynı metroya, aynı insanlarla binmek, belli bir zaman sonra herkesin birbirini tanıdığı bir yolculuğa dönüşüyor. Okula gülüşerek giden gençler; sürekli homurdanan, saçları seyrelmiş, hâlâ çalışmak zorunda olan yaşlı amca; aylardır kitabı bir türlü bitmeyen, güneş gözlükleri her daim gözünde bir iş kadını; hep mavinin tonlarında kravat takan, takım elbiseli, flörtöz gülüşlü adam… Ve onlarca tanıdık yüz… Bugün aramıza bir de yabancı katılmıştı. Başında beyaz örtüsü, yüzünde nuru, limon kolonyası kokan kadın. Annem gibi… Kadın dikkatle bana baktı, önce yerdeki sonra yüzüme yansıyan boşluğu süzdü; gölgemin boşluğunu fark etti. Herkes görmez ama kimileri fark eder, karartısız karanlığı tanır. Bir an ürperdim, sonra kendimi camlarda çoğalan yansımama verdim. Yansımamın bile benimle ilişkisi mesafeli; kenarları silik, çizgileri eksik.

Hatırlıyorum da küçük bir kız çocuğuyken; abilerimin gölgeleri yerlere kadar uzar, akşama doğru duvarı bile ele geçirirdi. Benimki; sanki benden sıkılmış gibi ayaklarımın dibinde büzüşür, bazen tamamen kaybolurdu. Soramazdım… Annem, “Kız çocuğu sessiz olur,” derdi, önce içindeki kızın, sonra da benim sesimi bastırarak… Babam her zaman “Yanımdan çekil,” derdi, beni duvarla yer değiştirerek… Öyle çok görünmez kılındım ki o evde, o sessizlikte, o gürültüde…

Neyse ki ineceğim durağa geldim de bu saçma geçmişin sorgularından erken kurtuldum.

Ofise vardığımda herkes koşturuyordu; her zamanki kahveler, aciller, sunumlar, toplantılar…

Toplantı başlamadan önce tuvalete gittim aceleyle. Makyajımı tazelemem, saçımı düzeltmem, elbisemin dekoltelerini kontrol etmem gerekirdi; ne de olsa ne çok davetkâr olmalıydım ne de çok muhafazakâr. Onların istediği gibi; arada, görünmez…

Aynada göz ucuyla baktım duvarlara, fayansa; nafile… gölgem… yine yoktu. Modern hayatın parlak ışıkları bile beni tamamlayamıyordu.

Toplantı başlamak üzereydi. Masama doğru gittim; son bir kez hazırlıklarıma göz gezdirdim. Bu şirkette varlığımı kanıtlayabilmek için bu sunum çok önemliydi. Ellerim titredi, birkaç not kâğıdı ve kalem yere düştü. Eğilip kalemi alırken, bir şey fark ettim; bir çocuğun kırmızı saç tokası. Çok basit, çok sıradan, sadece bir toka… İstemsizce aldım yerden, toka avucumun içinde sanki küçüldü, eridi. Büyük bir kor parçası tutar gibi yandı parmaklarım. Atmak istedim, kurtulmak istedim bu ateşten, yapıştı sanki tenime; atamadım… 

Bir zamanlar benim de saçlarımı böyle tokalarla toplardı annem, sırf gözümün önüne düşen perçem babamı sinir etmesin diye. Sinirlenince dövmesin diye… Hep aynı saatte uyanır, hepimizi uyandırırdı babam; geceden kalma öfkesini erkenden atmak istercesine… Her bağırtısında kaçar saklanırdım, bazen o kadar hızlı koşardım ki gölgem bile yetişemezdi bana. İçimde saklı bir odanın kapısı açıldı birden; içerisi karanlık… Uzun zamandır ziyaret edilmemiş…

Sormaktan korktuğum soru tekrar uğuldadı beynimde, “Benim gölgem nereye gitti?’’

Geç kalmadan toplantıya girdim, sunuma başladım. Sesim dışarıdan güçlü geliyordu ama içimden bir ses, bölünen aynaların içindeki birçok benle konuşuyordu.

“Sen hâlâ görünmez bir kız çocuğusun.”

Ellerim titremeye başladı. Slayttaki yazılar, harfler eriyerek aşağı süzülüyor gibiydi. Toplantı odasının duvarları büyüdü, sandalyelerin bacakları uzadı, gölgesiz bedenim odanın ortasında küçüldü.

Bir an geldi ki nefesim ve sesim sanki camdan yapılmış da en hafif darbede kırılacak gibi inceldi.

Tam o sırada kapı açıldı. İçeri binbir özürle temizlik görevlisi bir kadın girdi. O sessiz, hiç fark edilmeyen gölgelerden biri. Yere dökülen kahveyi temizlerken ayaklarımın çevresine bakındı, sonra birden kafasını kaldırıp bana baktı. Göz göze geldik. Gözündeki hüzünden anladım ki boşluğumu fark etti. Dudağının kenarına sıkışmış şefkatle bana gülümsedi. O şefkat kırıntısıyla sanki sesime nefes, ruhuma cesaret üfledi. Ve sonra geldiği gibi sessizce gitti…

Hızlıca sunumu tamamlayıp, koşar adımlarla, yavaşça, fark edilmeden ofisten çıktım.

Nereye yürüdüğümü bilmeden saatlerce yürüdüm. Metrodaki kadını, temizlikçi kadını, annemi, küçük kızı düşündüm. Ne zamandır konuşmadığım o küçük kızı… Ben de mi yok saymıştım onu? O koca evde hiç var olmayan, görünmeyen kızı ben de mi fark etmemiştim?

O an avucumdaki kırmızı tokayı ona hediye etmek istedim. Yıllar sonra ne kadar zor olsa da onu bulmaya karar verdim. Ve ruhuma üflenen cesaretle eski mahallemize doğru yürüdüm. Gölgesiz; tek başıma…

Sokağa vardığımda hava kararmıştı ya da bu sokağa özgü karanlık karşıladı beni. Kırık sokak lambalarından süzülen ışıkla evi bulmaya çalıştım. Bir çığlık duydum aniden, çevreye bakındım kimse yoktu; sadece eski bir kapının önünde elleri çenesinde, sessizce oturmuş bir kadın vardı. Yere takıldı gözüm, çığlık atan gölgesini gördüm.

Küçücük anımsamalarla, sonunda evimizi buldum köşe başında… Yıkılmak üzereydi. Bahçe kapısı yerinde ama hafızam kadar paslıydı. Kapıyı ittim, inlercesine gıcırdadı; sanki o da beni hatırladı. Evin kapısı ardına kadar açık, içerisi zifiri karanlıktı. Telefonun fenerini kullanarak bir adım attım eşiğinden.

Etrafta çatal, bıçak sesleri… Babam, abilerimle oturmuş gülüşerek yemek yiyor; annem beyaz örtüsünü çekiştirip, koşturarak bir yandan boşları topluyordu. Karnımın acıktığını hissettim. Neredeydim? Sessizce yanlarından geçip, içerideki odaya girdim. Yırtılmış okul defterlerim, kafası kırılmış bebeğim karşıladı beni. Silik, yok olmaya yüz tutmuş bir gölge fark ettim yerde, eğildim; sedirin altında, kocaman gözleriyle ekmeğini kemiren benimle göz göze geldim. Tuttum elinden, bahçeye çıkarıp ceviz ağacının dibine oturduk. Kimsenin beni duymadığı günlerde, gecelerde buraya gelir, beni dinleyen ağacımla dertleşirdim. Derin nefes aldım, eski dostla tekrar karşılaşmak gibi huzurlu ama asla özlem barındırmayan bir nefes…

Tokayı çıkardım cebimden, küçücük avucuna bıraktım. Sarıldım kocaman, gülümsedi.

Birden ağacımın köklerine doğru minicik bir karartı buldum; ürkek, eğik, çelimsiz… Usulca dokundum ona da; başını okşadım. Sevgisizlikten incelmiş gövdesine sarıldım. Demek buraya saklanmıştı… Kız çocuğu olduğum için yok sayıldığım, sesimin bir türlü yankı bulmadığı bu yere…

Kendime fısıldadım.

“Seni buldum. Ben varım, biz varız.”

Bunu söylemek bile sesimi büyüttü. Ceviz ağacının gölgesi üstüme düştü; yıllardır ilk kez bir gölge bana sarıldı.

O an ruhumda bir sıcaklık hissettim. Ayaklarımın altında bir kararma oluştu. Yavaşça, ağır ağır, bir gölge… Yeniden canlanıyordu.

Ben ayağa kalktıkça, gölge de yükseldi. Bacaklarımın hizasına geldi. Omuzlarıma uzadı.
Sonra tam arkamdaki yerini aldı. Ve yanımdaki… ve önümdeki…

Artık dönme vakti gelmişti.

Gölgemi alıp; sessizliğimi bırakıp, rengârenk seslere bürünerek çıktım o kırık kapılı evden… Tabii ruhumun kırıklarını yok saymadan.

Ama biliyorum ki kırıklar; bazen en iyi ışığı taşır…

Bu yazı sana ne hissettirdi?