Hafta sonları yaşlıları ziyaret eden gönüllü grubuna katıldığım ilk gün, elimde küçük bir poşetle huzurevinin uzun koridorunda yürüyordum. Poşetin içinde birkaç kitap, biraz meyve vardı. Ne götürdüğümden çok, orada ne söyleyeceğimi düşünüyordum.
Görevli, koridorun sonunda durup bir kapıyı gösterdi.
”Şu odada Safiye Hanım var. Yanına uğrarsan sevinirim.”
Kapının önünde durup elimdeki poşete baktım. Sonra kapıyı iki kez hafifçe tıklattım.
”İçeriye girin.”
Kapıyı araladım. Safiye teyze, pencerenin önündeki yatağında oturuyordu. Başındaki beyaz yazma hafifçe omuzlarına düşmüş, ince elleri dizlerinin üzerinde birbirine kenetlenmişti.
”Merhaba, teyzeciğim.”
Başını çevirip bana baktı.
”Kimsin?”
”Ben… Ziyarete geldim.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
”Kime?”
Bir an duraksadım.
”Size.”
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Yanındaki sandalyeyi gösterdi.
”O zaman gel, ayakta durma.”
Oturunca poşeti dizlerimin üzerine aldım. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sessizliği bozmak için poşetten bir elma çıkardım.
”Bunu ister misiniz?”
Elmayı avucuna aldı. Bir süre çevirdi. Kabuğundaki küçük bir lekeyi parmağıyla sildi.
”Güzelmiş.”
Sonra başını kaldırıp bana baktı.
”Sen her hafta gelecek misin?”
”Gelmeye çalışırım.”
Başını salladı.
”Gel.”
Elmayı ikiye böldü. Çekirdeklerinden birini avucuna aldı.
”Bak.”
Çekirdeği bana gösterdi.
”Bunun içinde ağaç saklı.”
Gülümsedim.
”İçinde mi?”
”Çekirdeğinde.”
”Daha küçücük…”
Çekirdeği avucunun içinde kapattı.
”Küçük diye aldanma. Bazı şeyler küçükken belli olmaz.”
O gün bunun yalnızca bir elma çekirdeği olduğunu sanmıştım. Meğer Safiye teyze, daha ilk günden bana kendi hayatının kapısını aralıyormuş.
Sonraki hafta yine gittim.
Odaya girdiğimde Safiye teyzeyi pencerenin önünde, bahçeyi seyrederken buldum. Dışarıda yağmur yağıyordu. Camın üzerinde ince su yolları oluşuyor, sonra o yollar birbirine karışıp aşağı süzülüyordu. Bahçedeki ağaçların dalları seyrelmişti. Sarı yaprakların bazıları hâlâ dallarında tutunuyor, bazıları rüzgârla kopup ıslak toprağın üzerine düşüyordu.
”Nasılsın, teyzeciğim?”
İrkilerek bana döndü. Masmavi gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi. Ardından yüzünde mahzun bir tebessüm oluştu.
”İyiyim, kızım.”
Sesi, söylediği kelimeye hiç benzemiyordu. İyi değildi. Yanına oturdum.
”Ben iyiyim de sen neden böyle dalıp gittin?”
Gözlerini yeniden bahçeye çevirdi. Rüzgâr biraz daha sert esti. Daldan kopan üç yaprak havada döne döne yere indi. Bir tanesi, camın önündeki taş basamağa kondu.
Safiye teyze hafifçe gülümsedi.
”Sonbaharı seviyorum, kızım.”
”Neden?”
”Çünkü insana hayatı hatırlatıyor.”
Ne demek istediğini anlayamamıştım.
”Bir ağaç baharda çiçek açar, yazın meyvesini verir, sonbaharda yapraklarını döker.”
Uzun süre sustu. Derin bir nefes aldı. Sonra yıllardır içinde sakladığı ne varsa eski bir sandığın kapağını açar gibi, birer birer anlatmaya başladı.
”Benim bir oğlum vardı. Bir tanecik oğlum.”
Gözleri doldu.
”Kocamı kaybettiğimde oğlum daha küçüktü. Ne yapacağımı, nasıl ayakta kalacağımı bilmiyordum. Korkuyordum… Ama insanın çocuğu olunca kendi derdini düşünmeye vakti kalmıyor.”
Avuçlarını çevirdi.
”Bak şu ellere.”
Ellerine ilk kez o zaman dikkatle baktım. Parmakların arasında yılların bıraktığı çizgiler, avuçlarının içinde kalınlaşmış nasırlar vardı.
”Benim bu ellerim eskiden böyle değildi. Tarlada çalışmaktan oldu. Önce avuçlarımın ortasında küçük sertlikler çıktı. Önemsemedim. Sonra o sertlikler nasıra dönüştü. Nasırların altı çatladı. Kışın soğuk suya değdiğinde yanardı. Öyle bir yanardı ki… Geceleri yatağa girdiğimde ellerimi yastığın üzerine koyamazdım.”
Parmaklarını avuçlarının içinde sıktı. Sonra kaldığı yerden devam etti.
”Bütün gün çalışmaktan, eğilip kalkmaktan belim taş gibi kesilirdi. Sonra ağır ağır yola koyulurdum. Ayakkabılarımın altında kuru toprak ezilirdi. Her adımda ayağımın içine küçük taşlar batardı. Çıkarmaya üşenirdim. Eve bir an önce varmak isterdim.”
Gülümsedi.
”Çünkü evde beni bekleyen bir çocuk vardı.”
Masanın üzerinde duran bardaktan birkaç yudum su içti. Sonra, sanki yıllar önce açılmış bir kapının önündeymiş gibi uzaklara baktı.
”Kapıyı açardım.”
Sesini değiştirdi.
”Anne, geldin mi?”
Sonra kendi sesiyle cevap verdi. ”Geldim oğlum, geldim.”
O iki cümleyi söylerken sesi titredi.
”İşte o zaman bütün gün çektiğim ağrıyı unuturdum. Oğlum koşup boynuma sarılırdı. Saçlarını okşar, kokusunu içime çekerdim. Sanki bütün günün yorgunluğu o küçücük kolların arasında eriyip giderdi.
”Bugün çok yoruldun mu?” diye sorardı.
”Çok yoruldum. Ama seni görünce bütün yorgunluğum geçiyor,” derdim.
Başını hafifçe salladı.
“Çünkü o benim yorgunluğum değildi ki… Oğlum, bütün o yorgunluğa dayanabilmemin sebebiydi. Kendi karnımı doyurmadan önce onun önüne bir tabak sıcak çorba koyardım. Kendi nasırlı ellerime bakmadan onun yırtılan ayakkabısını dikerdim. Geceleri üşümesin diye üstünü örter, ateşi çıksa sabaha kadar başında beklerdim. Ben onun için yaşadım.”
Pencerenin dışındaki ağaçlara baktı.
”Sonra büyüdü. Kendi yuvasını kurdu. Gelinim, güzeller güzeliydi. O kadar iyi, o kadar saygılı bir kızdı ki… Oğlumu da çok seviyordu.”
Bir an sustu.
”Ama…”
Kelime dudaklarında asılı kaldı.
”Oğlum onun kıymetini bilemedi.”
Gözlerini kapattı. Yanaklarından iki damla yaş süzüldü.
”Çocukları olmadı.”
Bir süre sustuktan sonra devam etti.
”Sonra oğlum suçu onda aramaya başladı. Önce sözleriyle yaraladı onu… Sonra bağırmalar başladı. Ardından içki…”
Ellerini birbirine kenetledi.
”Gelinimi dövmeye başladı.”
Derin bir nefes aldı.
”Ben her seferinde araya girerdim. ‘Yapma oğlum! Bu kız sana ne yaptı?’ derdim. Onu korurken bazen beni itti. Bazen bana da vurdu.”
Gözleri yeniden doldu.
”Gelinim sonunda dayanamadı. Bir gün evi terk etti. Giderken arkasından baktım. Elinde küçücük bir çanta vardı. Kapının önünde durdu. Bir an geri dönecek sandım. Sanki bir şey söylemek istedi… Ama hiçbir şey söylemedi. Kapı kapandı. Yüreğim yandı.”
Bardaktan bir yudum daha aldı.
”Ve ilk kez kendime sordum. Ben oğlumu büyütürken nerede yanlış yaptım?”
”Sonra ne oldu? Sonra ev sustu.”
Safiye teyze bunu söylerken odada gerçekten bir sessizlik oluştu. Pencerenin dışında rüzgâr kuru yaprakları sürüklüyordu.
”Bir evin içinde insan sesi kesilince ne kadar büyük bir sessizlik olduğunu bilir misin, kızım?”
Başımı salladım.
”Bilmiyorum.”
”Ben biliyorum.”
Yüzündeki acı daha da derinleşti. Gözlerini pencereye çevirdi.
”Oğlumun yaptığı yanlışları yüzüne söylediğim gün, ‘Bana sen karışma, moruk!’ dedi.”
Dudakları titredi.
”Sonra beni evden kovdu.”
”Buraya mı getirdi?”
”Evet… Beni buraya bıraktı. O günde hava böyleydi. Kapının önünde uzun süre kaldım. Ellerim çok üşümüştü.”
Ellerini pencerenin camına koydu.
”Ama şimdi düşünüyorum da… Beni asıl üşüten hava değildi. Bir insanın, yıllarca ellerinin arasında büyüttüğü evladının arkasından bakıp, onun bir daha dönmeyeceğini anlamasıymış asıl soğuk.”
Elini camdan çekti.
”Hiç gelmedi mi?”
”Hayır, kızım. Bir kere bile…”
O an yüzündeki bütün çizgiler daha da belirginleşti. Sesi titredi.
”İnsan evladından çok şey beklemiyor, kızım. Bir telefon… Bir merhaba… Bir ‘Nasılsın ana?’ sözü… İnsan bazen bundan fazlasını istemiyor.”
Sesi iyice kısıldı.
Safiye teyze, bana hayatını bir kerede anlatmadı. Her hafta ömründen bir parça bıraktı. Ben sustukça o anlattı, anlattıkça ben onu biraz daha tanıdım.
Sonraki hafta yanıma küçük bir demet çiçek aldım. Çiçekleri masanın üzerindeki vazoya koyarken seslendi.
”Geldin mi, kızım?”
”Geldim. Bahçeye çıkalım mı?”
Elimi tuttu. Yavaşça ayağa kalktı. Eli beklediğimden daha sertti. Parmaklarını tuttuğumda nasırlarını hissettim.
”Dolaşalım,” dedi.
Koluna girdim. Birkaç adımda bir durup nefeslendi. Koridorun sonundaki kapıyı açtığımızda yüzümüze serin bir hava vurdu. Safiye teyze derin bir nefes aldı.
”Oh…”
Bahçeye çıktık. Ayaklarımızın altında kuru yapraklar hışırdıyordu. Rüzgâr, ağaçların dallarından kopardığı sarı yaprakları önümüze sürüklüyordu. Elma ağacının altındaki banka kadar ağır ağır yürüdük. Safiye teyze önce elini bankın üzerine koydu, sonra yavaşça oturdu. Ağacın dallarında birkaç elma kalmıştı. Yerdekilerin bazıları yağmur suyunun içinde çürümeye başlamıştı.
Bir süre bahçeyi seyrettik.
Tam o sırada yukarıdan kırmızı bir elma önümüze düştü.
Safiye teyze eğilip yerdeki elmaya baktı. Sonra elmayı eline aldı. İkiye böldü ve çekirdeğini çıkardı.
”Bak, kızım.”
Elindeki çekirdeği bana gösterdi.
”Biliyor musun, bunun içinde bir ağaç saklı.”
Gülümsedim.
”Bunu ilk geldiğim gün de söylemiştiniz.”
”Söylemiş miyim?”
”Evet.”
”Demek unutmuşum.”
Çekirdeği avucunun içinde tuttu.
”İnsan da böyle.”
”Nasıl?” diye sordum.
”İçinde ne büyüttüğüne dikkat edeceksin.”
Sonra elmayı bana uzattı.
”Küçücük bir şey büyüyor, büyüyor… Sonunda koca bir ağaca dönüşüyor.”
Bir an sustu. Bir süre çekirdeğe baktı.
”İyilik de böyle.”
Sonra başını kaldırdı.
”Kötülük de.”
Hava serinlemeye başlamıştı. Odasına döndüğümüzde pencerenin önündeki yatağına oturdu. Dışarıdaki ağaçları gösterdi.
”Bak şu ağaçlara… Baharda çiçek açarlar. Yaz gelince meyve verirler. Sonra insanlar gelip ne yetiştirdilerse onu toplarlar. Tarlada da böyleydi. Buğday ekersin, buğday biçersin. Arpa ekersin, arpa biçersin.”
Gülümsedi.
”İnsan ne verdiğini bilirdi. Aşağı yukarı ne alacağını da…”
Sonra gülümsemesi kayboldu.
”Oğlumu büyütürken de böyle sandım. Ona ne verdiysem, bir gün karşıma öyle çıkacak sandım.”
Başını eğdi.
”Sevgimi verdim. Elimden geldiğince iyi bir insan olsun diye uğraştım. Aç kaldığım günler oldu, ona belli etmedim. Tarlada ellerim parçalandı, yüzüne bakıp yine güldüm.”
Yüzüme baktı.
”Benim ektiklerimle onun büyüttükleri birbirine benzemiyor.”
Gözleri doldu.
”Ben oğluma merhamet verdim. O öfkeyi büyüttü. Ben elinden tuttum. O, bir gün benim elimi bıraktı.”
O günden sonra fırsat buldukça yanına gittim. Her gittiğimde aynı şeyi söylerdi.
”Benim güzel kızım gelmiş.”
Safiye teyzenin yanına her gidişimde küçük bir demet çiçek, kimi zaman da küçük bir meyve sepeti götürürdüm.
Bir zamanlar yanına giderken ne konuşacağımı bilemezdim. Sonra onun anlatacaklarının hiç bitmediğini fark ettim.
Bazen çocukluğundan bahsederdi. Bazen gençliğinden. Bazen tarladan. Bazen oğlundan…
Ama oğlundan bahsederken hiçbir zaman öfkeyle konuşmazdı. Sadece özlem vardı içinde.
Aylar geçti. Mevsimler değişti.
Birgün yine elimde çiçeklerle huzurevine gittim. Koridorda alışılmadık bir telaş vardı. Görevliler hızlı adımlarla gidip geliyor, odaların kapıları açılıp kapanıyordu. İçime bir sıkıntı çöktü. Adımlarımı hızlandırdım.
Odasına geldiğimde kapısı aralıktı, içeri girdim.
Safiye teyze yatağında uzanıyordu. Yine pencerenin önündeydi ama bu kez pencereye bakmıyordu. Yüzü gökyüzüne dönüktü.
Elimdeki çiçekleri nereye bırakacağımı bilemeden yanına koştum. Elini tuttum.
Soğuktu.
Ona seslenmek istedim ama boğazımdan tek bir kelime çıkmadı.
Safiye teyze gözlerini araladı. Bana baktı. Gözlerinde korku yoktu. Aksine, ilk kez gördüğüm bir huzur vardı.
Elini biraz daha sıkı tuttum.
”Ben geldim, teyze.”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı. Sesi o kadar kısıktı ki kulağımı dudaklarına yaklaştırdım.
”Hasat vakti geldi galiba, kızım…”
Sonra gözlerini yeniden kapattı. Bir nefes aldı. Uzun, derin bir nefes… Ardından yavaşça verdi. Safiye teyzenin nefesi giderek seyrekleşti. Her nefesinde sanki biraz daha uzaklaşıyordu benden. Gözlerini kapattı. Birkaç saniye sonra yeniden açtı. Bu kez bakışları yüzümde değil, sanki çok uzaklarda bir yerdeydi. Bir nefes daha aldı. Ardından yavaşça verdi. Dudakları güçlükle kıpırdadı.
”Eşhedü en lâ ilâhe illallah…”
Sesi nerdeyse duyulmuyordu.
Bir an gözlerini kapattı. Sonra son gücüyle dudaklarını hareket ettirdi.
”Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh…”
Son kelime dudaklarından döküldüğünde odanın içi derin bir sessizliğe gömüldü. Elini hâlâ tutuyordum. Bir süre bekledim. Göğsünün yeniden yükselmesini… Yükselmedi.
”Safiye teyze?”
Cevap vermedi.
Bir daha seslendim.
”Teyze…”
Cevap yine gelmedi.
Elini bırakmak istemedim. Sanki bırakırsam gerçekten gidecekti. Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm kalmıştı. Pencerenin dışında son bir yaprak da koptu, sessizce toprağa düştü.
Elini bırakmadım.
Yıllarca oğlunun elini bekleyen nasırlı eller, şimdi avuçlarımın içinde sessizce duruyordu. O an Safiye teyzenin bana anlattığı bütün hayat gözümün önünden geçti. Dışarıda hayat devam ediyordu.
Bahar geldi, ağaçlar çiçek açtı. Yaz geldi, dallar meyveye döndü. Sonbahar geldi, yapraklar sararıp sessizce toprağa düştü. Her tohum, zamanı geldiğinde toprağın bağrından başını çıkardı.
Ve ben onu düşündüm.
Meğer insan ömrü de bir tarla imiş.
Bir çocuğa söylediğimiz bir söz, bir annenin yüreğinde bıraktığımız bir yara, bir dosta uzattığımız el, bir yabancının yüzünde oluşturduğumuz tebessüm… Hepsi toprağa düşen bir tohum gibiymiş.
Ben, Safiye teyzeden bunu öğrendim.
İnsanın bu dünyadaki en büyük mirası, ardında bıraktığı mal mülk değilmiş. Bir başkasının kalbinde yeşerttiği iyilikmiş.
Çünkü insan gider. Evler kalır. Eşyalar kalır. Fotoğraflar kalır. Ama kalplere ekilen tohumlar yaşamaya devam eder.
O günden sonra sonbaharda yere düşen yapraklara baktığımda ölümü değil, hayatı düşünmeye başladım. Çünkü biliyorum ki bir gün benim de hasat vaktim gelecek. O gün elimde ne olacağını ise bugün ektiklerim belirleyecek.
Gözlerimi kapatıp Safiye teyzenin son sözlerini hatırlıyorum.
”Hasat vakti geldi galiba, kızım…”
Sonra içimden sessizce dua ediyorum.
Rabbim, bize de Safiye teyze gibi bir ömür nasip et. Hasat günümüz geldiğinde ellerimiz boş kalmasın.

