Modern çağın kurşuni sessizliğinde, ruhumuzun en derin, en dokunulmamış odalarında eski bir masal fısıldar kendini. Her şeyi ölçen, biçen ve tüketen bu soğuk dünyanın ortasında, kalbimiz o en eski yurdunu özler. İşte tam o vahada, sonsuz bir bozkır rüzgârıyla çıkagelir Umay Ana. O, gökyüzünün mavi göğsünden yeryüzünün kahverengi bağrına süzülen ak bir kuştur. Zamanın ötesinden gelen, unutulmuş bir şefkatin upuzun, ipeksi nidasıdır.

Umay, toprağın karanlık rahminde sabırla bekleyen tohumun gizli rüyasıdır. Ay ışığının suya bıraktığı o gümüş çavlanda, bir bebeğin uykusunda beliren, o ilk cennet gülüşünde onun parmak izleri vardır. Kadim atalarımız ona sadece bir isim vermediler; onlar, hayatın parmak uçlarından akan o büyülü nehre, o koruyan ve doğuran saf ışığa “Anne” dediler. O, hilkatten beri var olan, varlığı hiçliğin amansız pençesinden söküp alan dişil bir duadır. Beyaz kanatlarını üzerimize her gerdiğinde, evren soğuk bir boşluk olmaktan çıkar, sıcacık bir yuvaya dönüşür.

Oysa bizler, beton gölgelerin altında kendi kalbimize yabancılaştık. Toprağın nabzını duyamaz, baharın kokusunu içimize çekemez olduk; ürettik ama çoğalamadık, tükettik ama ruhumuzu doyuramadık. Çünkü Umay’ın şefkatinden kopmak, yaşamın o en zarif şiirini unutmaktır. Bereket, sadece ambarların dolması değil; bir bakışın, bir dokunuşun, bir ekmeği bölüşmenin ruhumuzda yarattığı o sonsuz genişlemedir. Hırslarımızla çoraklaştırdığımız ruhlarımıza, sadeliğin ve paylaşmanın bereketini fısıldayan kadim bir vicdandır. Umay Ana’yı hatırlamak, yeryüzünün acıyan yerlerine merhem olmak, solan bir çiçeğin boynuna sarılmaktır.

Her ruh, kendi kozmik annesini arar bu gurbette. Yıldızların gökte birer fener gibi yandığı o uçsuz bucaksız gecelerde, Umay Ana bizi sessizce izlemeye devam eder. Biz ne zaman bir yarayı sarsak, ne zaman bir canın titreyen kalbine dokunsak, o ak kanatlı tanrıça yanı başımızda belirir. Evren mekanik bir saat değil, onun merhametle çarpan kalbidir. Gökyüzüne baktığımızda sadece bulutları değil, bizi gözetleyen o kutsal şefkati görebilmek; toprağa bastığımızda onun sadece bir çamur parçası olmadığını, hayat veren bir ana kucağı olduğunu hatırlamaktır. Ve insan, içindeki o yıkıcı hırsı susturup şefkate büründüğü an, Umay Ana’nın dizinde yeniden doğar; toprağa, göğe ve kendi özüne nihayet geri döner.

Belki de ihtiyacımız olan şey, yönümüzü yeniden o eski bozkırın saflığına dönmektir.

Bu yazı sana ne hissettirdi?