Başım camda, aklımda fırtınalar… Geçmiş, gelecek… On yıl, dile kolay. Zaman hızla akıp geçerken bir ucundan tutamadım. Şimdiyse keşkeler ve eğerlerin terazisinde kendime bir yol arıyorum. Her sonuç beni kendi yanılgılarıma ulaştırıyor. Ya böyle yapsaydım ya şöyle yapsaydım… Ama yapmadım işte. Yapamadım. Otobüsün kalkmasına daha ne kadar var? Ne kadar zamandır cevabını bilmediğim soruları soruyorum? Gün bitiyor, karanlık otobüs göz kapaklarıma bastırıyor. Nihayet muavin koltukları kontrol ediyor. Bir eksik yoktur inşallah, daha fazla beklemeyiz. “Tamam,” diye sesleniyor arkalardan, şoför geri geri park yerinden çıkıyor. İstanbul defteri burada kapanıyor.

“Neden ağlıyorsun canım?” diyor yanımda oturan abla. Tanımıyorum. Zaten ağladığımı da fark etmemişim. “Önemli bir şey yok,” diyorum küçük bir tebessümle. Burnumu çekiyorum. “Peçeteniz var mı?” diye diğer yanındaki teyzeye soruyor. “Kız ağlıyor da.” Tüm otobüse anons etmenin ne gereği vardı? “Çantamda olmalı, dur, ağlama evladım,” diyor. Peçete için ağladığımı mı düşündü acaba? Önde oturan genç bir kız mahcup bir gülümsemeyle bir paket uzatıyor. Teşekkür ediyorum. Yanındaki kız çocuğu merakla, iki koltuğun arasından kaçamak bakışlar atıyor. “Sen de annenden ayrıldığın için mi ağlıyorsun?” diyor. Masum bir soru, neden daha fazla ağlamama neden oluyor?

“Hayır,” diyorum, “Ben anneme dönüyorum.” “O zaman neden ağlıyorsun ki?” Çünkü dönmek istemiyorum. “Ben anneme döndüğüm zaman ona kooocaman sarılacağım, bir daha yaramazlık yapıp onu üzmeyeceğim.” “Aferin,” diyorum. Üzme zaten. İnsan sevdiklerini üzmemeli.

Ablası küçük kızı önüne dönmesi için çekiştiriyor. Diğer pencerenin kenarında oturan teyze çikolata ikram ediyor. “Al evladım, iyi gelir.” Sorgusuz alıyorum. Teşekkür ederim teyzeciğim.

“Sen burada mı yaşıyorsun?” “Yaşıyordum teyze, artık memlekete dönüyorum.” “Şimdi belli oldu neden ağladığın,” diyor gülümseyerek. “İstemiyorsun ama kısmet be yavrucuğum. Alnımızda ne yazılmışsa o.” Hıçkırmaya başlıyorum.

“Ağla diye demiyorum güzel kızım. Neler yaşadın, ne zorluklar çektin, kim bilir. Ama Allah izin verirse daha yaşanacak güzel günlerin önünde, çok gençsin. Her şey gelir geçer. Bir ölüme çare bulunmaz, o da Allah’ın takdiri.”

“İnşallah,” diyorum. Beni dinleyen onca yabancının arasında açıklama yapmak istemiyorum.

Bir süredir teyzeyle konuşmamızı sessizce dinleyen abla da teselliye başlıyor. “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir, der bir yazar. Sen de yolculuğa çıkmışsın. Güzel bir hikâyenin başındasın. İçini, geçmişin gölgeleriyle karartma. Tebdili mekânda ferahlık vardır derler. Sen hele bir memleketine var için de ferahlayacak Allah’ın izniyle. Kendini bu kadar harap etme evladım.”

“İnşallah, inşallah. Teşekkür ederim.”

“Derdini söylemeyen devasını da bulamaz. Anlat biraz için açılsın.”

On iki saatlik yolculuğun dedikodu malzemesi olmak istemediğimden buna da teşekkür ediyorum. İstemediğimi anlayıp sohbeti sona erdirmelerini umuyorum ancak tahmin yürütmeye başlıyorlar.

“Sevdiğinden mi ayrıldın?”

“Bir yakınını mı kaybettin?”

“İşten kovuldun mu?”

“Bir hastalığın mı var?”

“Annen sana ceza mı verdi?”

“Hayır, hayır!” Sesim ne kadar çok çıktı öfkeyle. “Dört ağızdan tahminde bulunmayın. Hiçbir şey olmadı. Gerçekten hiçbir şey olmadı. Yalan söylüyormuşum gibi inanmayan gözlerle bakmayın. Olmadı işte, olduramadım. Hiçbir şey yolunda gitmedi, belki ben yanlış yoldaydım, bilmiyorum. Ne iş ne aile ne arkadaşlık ne ilişki… Hiçbir şeyi olduramadım. On yıllık bir emeği geride bırakıp dönüyorum. Onca mücadeleden sonra pes ediyorum, yenildiğimi kabul ediyorum. Kendime yediremediğimden en çok da buna ağlıyorum.”

“Neyin gerçekten emeğinin karşılığı olduğuna karar verecek olan sen misin?” diyor teyze, sesi yaşanmışlık kadar vakur.

“Ben başka bir şey sorayım madem. Bundan sonra eline geçecek olanların ve şimdiye kadar sahip olduklarının emeğine değmediğine emin misin?”

Cevap vermemi beklemeden genç kız da araya giriyor. “Hayallerinin gerçekleşmemesi seni yeni hayaller kurmaktan alıkoyuyor mu? Tekrar deneyemez misin?”

“Annene sarılsan, seni öpse bunlar geçmez mi?

“Bilmiyorum,” diyorum. “Yaşayıp göreceğim. Akıntıya karşı kulaç atmaktan, yine de sürekli daha geriye düşmekten yoruldum. Kendimi akıntının kollarına bırakıyorum. Önümde göreceğim güzel günler varsa ömrümün akıntısı beni o yolda sürüklesin.”

“Aferin evladım. Bırak, her zaman savaşmakla, burnunun dikine gitmekle yaşanmaz bu hayat. Teslimiyet yaralarını sarar. Sen yaratana sığın.”

“Ama tamamen pes etme. Toparlan ve mücadeleye devam et. Yeni hayallerin, ihtimallerin peşinden koş. Nihayetinde bir yenilgi tüm hayatın mağlubiyeti değildir. Daha önünde niceleri var.”

“Deneyeceğim. Biraz ağlayıp içimdekileri boşaltayım, yine deneyeceğim.”

Frene basılmasıyla cama yaslı başım öne savruluyor. Kapılar açılıyor, yolcuların bir kısmı iniyor, yerine yenileri biniyor. Yanımdaki boş koltuğa dizlerimi koyuyorum. Yol uzun. Biraz olsun uyumak istiyorum. Uyumak ve düşünmemek. Ortalık daha da kararıyor, sesler birbirine karışıyor.

Biri bana bir şey mi dedi?             

Bu yazı sana ne hissettirdi?