Bir kadına söylenebilecek en büyük iltifatlardan biri ne zamandan beri “Sen çok güçlü bir kadınsın,” oldu?
Bu cümleyi çoğumuz duymuşuzdur. Bir kaybın ardından, biten bir ilişkinin ortasında, üstesinden gelmek zorunda kaldığımız bir sorumluluğun sonunda. Bazen takdir edilmek için, bazen teselli edilmek için. Fakat bu cümlenin ardında pek az sorguladığımız bir beklenti saklıdır. Kadın, ne yaşarsa yaşasın ayakta kalmalıdır.
Peki, neden?
Neden bir kadının ağlaması güçsüzlük, her şeye rağmen gülümsemesi cesaret olarak görülür? Neden bir kadın yorulduğunu söylediğinde dinlenmesi değil, biraz daha dayanması beklenir? Belki de asıl mesele kadınların ne kadar güçlü olduğu değil, neden bu kadar güçlü olmak zorunda bırakıldığıdır.
Güçlü Kadın Olmanın Görünmeyen Bedeli
Çocukluğumuzdan itibaren bize çeşitli roller öğretilir. İyi bir kız çocuğu, anlayışlı bir arkadaş, fedakâr bir anne, sabırlı bir eş, başarılı bir çalışan… Bu rollerin her biri kendi içinde farklı sorumluluklar taşırken ortak bir noktada birleşir: Kadının çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atması beklenir. Üstelik bu beklenti her zaman açıkça dile getirilmez. Bazen bir bakışta, bazen bir sessizlikte, bazen de “Sen halledersin,” cümlesinde kendini gösterir.
Bir kadın herkesi dinleyebilir, herkesin sorununa çözüm bulabilir, herkesin yanında olabilir. Ancak kendisi anlaşılmak istediğinde karşısında aynı sabrı bulamayabilir. Çünkü sürekli güçlü görünen insanların yardıma ihtiyaç duymadığı düşünülür. Oysa dayanıklılık, sınırsız bir kapasite değildir. İnsan bazen yalnızca yorulur. Bir şeyleri çözmek, toparlamak ya da anlamlandırmak istemez. Sadece birinin kendisine de “Nasılsın?” diye sormasını bekler. Ve belki de en acısı, bazı kadınların bu soruya dürüstçe cevap vermeyi çoktan unutmuş olmasıdır.
Fedakârlık Ne Zaman Bir Göreve Dönüştü?
Kadınların fedakârlığı sıklıkla yüceltilir. Kendinden vazgeçen anneler, ailesi için hayallerini erteleyen eşler, kimse üzülmesin diye susan kız çocukları… Bu hikâyeler anlatılırken çoğunlukla kadınların ne kadar sevgi dolu olduğundan bahsedilir. Fakat daha az sorulan bir soru vardır. Bu kadınlar gerçekten seçim mi yapmıştır, yoksa başka bir seçenekleri olmadığına mı inandırılmıştır?
Sevgi ile kendinden vazgeçmek aynı şey değildir.
Bir insanın başkalarını önemsemesi, kendi hayatından eksiltmesini gerektirmemelidir. Ancak kadınlardan beklenen fedakârlık bazen öylesine normalleşir ki sınır koymak bencillik, “Hayır,” demek kabalık, kendi mutluluğunu seçmek ise suçluluk sebebi hâline gelir. Böylece kadın, yalnızca çevresindekilerin ihtiyaçlarını değil, onların duygularını da taşımaya başlar. Kim kırıldı, kim üzüldü, kim kendini yalnız hissetti? Peki, bütün bunları düşünürken kendisi ne hissetti? Bu sorunun cevabı çoğu zaman ertelenir.
Güçlü Görünmek ile İyi Olmak Aynı Şey Değildir
Toplumun güçlü kadın tanımında ilginç bir çelişki vardır. Kadının bağımsız, başarılı ve mücadeleci olması takdir edilir. Ancak aynı kadın itiraz ettiğinde fazla sert, sınır koyduğunda anlayışsız, öfkelendiğinde ise duygusal bulunabilir. Yani güçlü olması istenir, fakat bu gücün nasıl kullanılacağına ilişkin sınırlar da çizilir.
Kadın güçlü olmalıdır ama kimseyi rahatsız etmemelidir. Başarılı olmalıdır ama fazla hırslı görünmemelidir. Kendini savunmalıdır ama sesini yükseltmemelidir. Bu çelişkili beklentilerin içinde kadınlar zaman zaman kendi duygularını bile denetlemeye başlar. Üzüntülerini küçümser, öfkelerini bastırır, yorgunluklarını görmezden gelirler. Çünkü güçlü görünmek, bazen iyi olmaktan daha önemli hâle gelir.
Oysa bir insanın yaşadığı zorluklara dayanabilmesi, o zorluklardan etkilenmediği anlamına gelmez. Her şeyi tek başına yapabilmesi de her şeyi tek başına yapmak istediğini göstermez. Güç, acıyı hissetmemek değildir. Bazen güç, acıyı inkâr etmeden yaşayabilmektir.
Bir Kadının Güçlü Olmama Hakkı
Belki de artık kadınlara ne kadar güçlü olduklarını söylemeden önce, neden sürekli mücadele etmek zorunda kaldıklarını sormalıyız. Çünkü her zorluğun ardından ayağa kalkmayı başaran bir kadını alkışlamak kolaydır. Daha zor olan, onun tekrar tekrar yere düşmesine neden olan koşulları değiştirmektir. Kadınların dayanıklılığını romantikleştirmek, kimi zaman yaşadıkları eşitsizlikleri görünmez kılar.
Bir kadının bütün sorumlulukları tek başına üstlenmesini fedakârlık olarak adlandırdığımızda, o sorumlulukların neden paylaşılmadığını sorgulamayı unutabiliriz. Bir kadının sessizliğini olgunluk olarak gördüğümüzde, konuştuğunda neden duyulmadığını gözden kaçırabiliriz. Oysa kadınların ihtiyacı yalnızca güçlü olduklarının hatırlatılması değildir. Yorulabilecekleri, hata yapabilecekleri, yardım isteyebilecekleri ve bazen hiçbir şeyi başarmak zorunda olmadan da değerli olabilecekleri bir yaşamdır.
Bir kadın her zaman cesur olmak zorunda değildir.
Her zaman doğru kararları vermek, herkesi anlamak, herkesi affetmek ya da her şeye yetişmek zorunda değildir. Bazen korkabilir. Bazen vazgeçebilir. Bazen ağlayabilir. Ve bunların hiçbiri onu daha az değerli yapmaz. Belki de kadınların özgürleşmesi, yalnızca güçlü olabilme haklarını değil, güçlü olmak zorunda kalmama haklarını da savunmakla mümkündür. Çünkü bir kadının değeri, ne kadar acıya dayanabildiğiyle ölçülmemelidir.
Ve bir gün bir kadına “Sen çok güçlüsün,” dediğimizde, belki de ardından şu soruyu da sormalıyız:
“Peki, bu kadar güçlü olmak zorunda kalmasaydın, nasıl bir hayat yaşamak isterdin?”

