Bir gözü toprakta derler ömrünün sonuna yaklaşanlara. Onun gözü başından beri topraktaydı. O toprağa baktı, toprak ona. Aralarında yıllardır adı konmamış bir anlaşma vardı sanki. Ömrünü toprağa bırakmıştı. Şimdi tek merakı, geriye ne kaldığını öğrenmekti. Sessizdi ev. “Bir hasat mevsimi varmış insanın, bunu ben geç öğrendim. Yıllarca geleceğe bakıyoruz. Oysa bazı şeyler arkamızda büyüyor,” dedi kadın.

Haklıydı. Ben de bazen çocukluğumdan kalma bir cümleyi duyuyorum içimde. Bazen birinin yokluğu, senelerce kapanmayan bir tarlaya dönüşüyor. Kapanmayan bir tarla var içimde. Ne yaparsam yapayım, kapanmıyor. Kapanmasa da ben umutluyum. İçimde bir filiz toprağın altında, kendi mevsimini bekliyor.

Kadın kalemini eline aldı, yazmaya başladı. “Ben şimdi kendi toprağıma eğildim. Ne çok şey ekmişim. Bazı tohumları kendi ellerimle gömmüşüm, bazılarını korkudan hiç toprağa bırakmamışım. Bazısını başkaları ezmiş. Bazısına yağmur uğramamış. Bazısı güneşi fazla görmüş. Bazısıysa öyle uzun bir kışın altında kalmış ki ölü sanmışım. Meğer ölmekle beklemek aynı şey değilmiş.” Kadın belki yirmisindeydi, belki kırkında, belki de sekseninde. Yaşın ne önemi vardı? Bazı şeyleri geç öğreniyordu insan. Üstelik insan, başkalarının bahçelerine bakarken kendi toprağını kurak sanıyordu. Oysa bir kökün karanlıkta ne kadar zamandır kendini aradığını kim bilebilirdi? Kadın bir süre durdu ve pencerenin önündeki saksıya baktı. Toprağı kurumuştu. Saksıdaki çiçeği ne zamandır sulamadığını hatırlamaya çalıştı. İnsan, bazen başkasına gösterdiği özeni kendisinden esirgiyordu. Bir çiçeğin susuz kaldığını hemen fark ediyor da içindeki kuraklığı fark edemiyordu.

İçindeki kuraklığı yeni fark eden kadın, “Ne kadar tuhafım,” dedi. “Her şeyin vaktini bilmek istiyorum. Ne zaman seveceğimi, ne zaman kavuşacağımı, ne zaman iyileşeceğimi, ne zaman kendim olabileceğimi… Ömrümü takvimlere böldüm. Bazı yaşlara bazı mutlulukları, bazı yıllara bazı başarıları yakıştırdım. Oysa toprağa kim anlatmış hangi tohumun ne zaman uyanacağını? Kim demiş bir ağaca, komşunun ağacından önce çiçek açmak zorundasın diye? Bu ne kadar insanca, ne kadar yorucu bir şey… Belki de insan bu yüzden yoruluyordu.”

Düşünüyorum da toprak, insandan daha merhametli. Toprak kendisine bırakılan hiçbir tohumu çiçek açmaya zorlamadan, ölü görüneni de filizleneni de kabul ediyordu. İnsan neden kendisine bu kadar acımasız? Neden her yanlışımızı ömrümüzün sonuna kadar taşıyıp, her pişmanlığımızı yeniden suluyoruz? Neden önümüzde açılabilecek başka mevsimleri göremiyoruz?

Sahi hep merak ederim. İnsan, ömrünün hangi mevsiminde kendisine döner? Çocukken annemin elinden tutarak yürümeyi öğrendim. Gençken herkesten önce bir yerlere yetişmek, bir şeyleri başarmak, birilerinin gözünde eksiksiz görünmek istedim… Sonra bir gün durup arkama baktım. Geriye kendi toprağım kalmıştı.

Dışarıda akşam oluyordu. Gök kızıllığa bürünmüştü, birazdan da gecenin koyu karanlığı inecekti yere. Kadın kalemini kâğıdın üzerinde tuttu; belki de toprağa sorduğu soru yanlıştı. Ne kalmıştı geriye? Kadın geride kalan insanları, yarım kalmış yolları, söyleyemediği sözleri düşündü. Ne kalmıştı geriye? Daha da önemlisi geriye kalan kimdi? Kadın cevap veremedi. Pencerenin önündeki saksıya bir kez daha baktı. Toprağı hâlâ kuruydu. Kalkıp onu sulamadı. Belki birazdan sulayacaktı; belki sabah, belki de hiçbir zaman. Bir çiçeği sulamamanın kendine karşı bir suç olmadığını, her gecikmenin bir kayıp, her suskunluğun bir yenilgi sayılmayacağını tekrar etti. Dışarıda akşam çoktan toprağa inmişti. Hasat vakti gelmişti.


Bu yazı sana ne hissettirdi?