Aynanın karşısına geçti; sarkmış gözkapaklarını iki parmağıyla tuttu, derisinin lastik gibi uzamasına gülümsedi. Sarkan derinin altında küçücük kalmış gözlerini ve göz kenarlarındaki keskin kırışıklarını inceledi. Dudakları yer çekimine yenik düşmüş, üst dudağı aşağı doğru sarkmış ve kırışıklıklardan bölük pörçük olmuş çizgilerin arasında kaybolmuştu. Bir eline eşinin fotoğrafını, diğer eline kırmızı rujunu aldı. “Bak Atıf, yaşlandım, ‘Bir kırmızı ruj yeter sana,’ derdin, unuttun mu?” diyerek rujunu sürdü. Cam kenarındaki sallanan sandalyesine doğru sendeleye sendeleye yürüdü. Gençliğinde ördüğü diz örtüsünü de dizlerine örttü. Gerçi ne örtse ısınmıyordu artık. Kaç zamandır kendisini de kötü hissediyordu. Nefes alırken zorlanıyor, tıkanıp kalıyordu. Kalbi tat vermiyordu yine. Kızına söylese hemen gelirdi ama söylemek istemedi, kocasını çok özlemişti.

Yok yok hâlâ çok güzelim Atıf. Üzülme, sen de yakışıklısın. Hatta hiç yaşlanmadın ya sen. Ah Atıf, bizim okulu yıktılar, yerine kocaman, çok katlı, alımlı bir bina diktiler; adı da değişti, aklımda kalmıyor. Karşıdaki tabelada yazıyor, dur bakayım neydi? Kör olası gözlerim görmüyor ki uzağı, gerçi yakını da görmüyor ya artık. Her şey o kadar değişti ki! Komşuluk değişti, arkadaşlık değişti, öğretmenlik değişti. Bizim zamanımız öyle miydi? Bizi görünce bırak öğrencileri, veliler bile önünü ilikler, şöyle bir kendilerine çeki düzen verirlerdi. Şimdi öğretmenler saygı duruşunda. Öğrenciler öğretmenleri hizaya sokuyor neredeyse. Hele bir öğretmen bir öğrenciye yüksek sesle konuşsun, ertesi gün veliler geliyor okula. Ha, zannetme ki özür dileyecek, öğretmen özür diliyor. Gülme, gülme öyle. Her gün bir gürültü, kavga çıkıyor. Şimdi bir de akran zorbalığı diye bir şey icat ettiler. Alıyorlar akranlarını ele, başlıyorlar hoyratça hırpalamaya. Bazen de tekme tokat dövüyorlar. Diğer öğrenciler de ayırmak yerine tezahürat yapıp iyice kızıştırıyorlar. Öğretmenler mi? Bir şey gelmiyor ki ellerinden. Anlatıyorlar onlara yaptıklarının yanlış olduğunu ama nereye kadar. Eğitim, terbiye evde başlar, derdik ya! Biz önce velilere anlatırdık çocuklarının durumunu, onlar da can kulağıyla dinlerlerdi bizi. Biz sokaklarda dalya, dombik, saklambaç, yakan top, istop oynayarak büyüdük. Kızımızı da öyle büyüttük. Hatta bazen biz de çocuklarla oyunlar oynardık dışarda. Bize kızarlardı da “Ne ekerseniz onu biçersiniz,” derdik. Hani arka tarafta büyükçe bir saha vardı ya orada toplanırdı çocuklar. O saha da yok artık. Yerine, boyuna uzun, enine şişman bir bina diktiler. Alışveriş merkeziymiş. Bizim oynadığımız oyunların adını bile bilmiyor çocuklar. Evde ne mi yapıyorlar? Teknoloji ilerledi, geliştik biz Atıf! Hani cep telefonu çıkmıştı “takoz” koymuştuk adını, hatırladın mı? Biz almamakta direnmiştik uzun süre. Konuşmanın harici fotoğraf çekilebiliyor, mesaj da gönderilebiliyordu. Zararsız diye almıştık sonradan. Şimdi telefonlar küçüldü, içine neler neler sığdırdılar, bir bilsen. Küçücük çocukların ellerinde telefon. Çocuklar telefonda oyunlar oynuyorlar, sanma ki sokak oyunları gibi, hayır, vurdulu kırdılı. Kapı çaldı Atıf, sonra devam ederim anlatmaya.

Yavaş yavaş kapıya doğru gitti. Anahtar deliğinden baktı, üst komşusu Arzu gelmişti. Elinde de kek tabağı. Sevinçle açtı kapıyı.

“Gel, buyur kızım. Ne iyi ettin yavrum, ben de sıkılmıştım.”

“İki dakika geleyim Rabia Hocam.”

“Ağladın mı sen? Geç, geç.”

Arzu doğrudan mutfağa yöneldi. “Çay koyayım, kekle beraber içeriz. Hocam bu çocukları nasıl yetiştiriyorlar? Oğlan okula gidemedi. Böyle böyle soğuttular okuldan. Rehber hocası aradı yine. Oğlum gayet sağlıklı, her defasında bizi çağırıyorlar. Sabaha kadar bilgisayar başında ders çalışıyor. Başkalarının çocukları gibi vurdulu, kırdılı oyunlar oynamıyor.”

“Başkalarının çocuklarının oyunlarını nereden biliyorsun ki Arzu?”

“Hocam oğlum gösterdi. Odasına girdim bir gün, oyun oynuyordu. Bir adam elinde silah koşturuyor, ateş ediyor sağa sola. ‘Ben oynamıyorum, sadece merak ettim,’ dedi.”

“Emin misin Arzu? Ders mi çalışıyor gerçekten? Keşke oğlun yokken bilgisayarını incelesen. Bak son zamanlarda gençler birilerinin etkileri altında kalıyor, zihinlerini ele geçiriyorlar. Okullarda çocukların akranlarına yaptıklarını duyuyoruz her gün. İnternet dipsiz bir kuyu gibi. Anneler, babalar çok dikkat etmeli. Rehber öğretmenin kaçıncı çağırışı oldu sizi, oğluna profesyonel bir yardım mı aldırsanız? Kimlerle konuşuyor…” devam edemedi. Arzu’nun keskin bakışları karşısında kelimeler ağzına mıhlandı kaldı. Arzu sıkılı dişlerinin arasından tıslayarak, “Hocam siz de mi yaa? Vallahi billahi oğlum gayet sağlıklı,” dedi. 

Ne diyebilirdi ki bu anlayıştaki bir insana? Arzu’nun bundan sonraki tavırlarının soğukluğu içini üşütmüştü. O sırada şiddetli bir kapı kapanma sesi duyuldu.

“Bizim kapı gibi geldi bana hocam.” Ardından merdivenlerden koşarak biri indi.

“Ben kalkayım hocam, siz de inanmıyorsunuz bana.”

Kalkıyor, kapıyı çarpıp çıkıyor. Rabia Hanım yeniden oturuyor sandalyesine.

Ahh Atıf gördün mü? Yeni nesil anne, baba bunlar. Kabullenseler her şey yoluna girecek. Bazen ne diyorum, biliyor musun? Tanrı bir anlığına dünyaya üfleyip geçmişi yeniden getirse, çocuklar dışarlarda bizim gibi oynayarak büyüseler. Anne babalar ellerindeki telefonları bırakıp evlatlarıyla ilgilenseler. Eskiden televizyonda ne güzel aile, mahalle dizileri olurdu. Hani Perran Kutman’ın oynadığı “Hayat Bilgisi” dizisini hatırlar mısın, ne çok severdik. Şimdi televizyonu açıyorum, dizilerde de hep bir savaşma hâli. Filmler desen onlar da öyle. Trafikte kavga, sokakta kavga, kimsenin kimseyi çekeri kalmamış. Elden de bir şey gelmiyor. Elbet çaresi bulunacak, gidişatın iyi olmadığı elbet fark edilecek. Geç olmasa bari. Teknoloji güzel şey, evet ama doğru kullanılırsa güzel. Aileler evlatlarına emek harcarlarsa yarın hasadını alırken mutlu olacaklarını bir bilseler… Aileler böyle olunca çocuklar da alacakaranlıkta debelenip duruyorlar. Kötü niyetlilere de gün doğuyor. Bizim zamanımızı düşündükçe şimdi olanlar kalbimi sıkıştırıyor. Torunumuz için endişeleniyorum. Teneffüs zili çalınca çocuklar cıvıl cıvıl oynasınlar istiyorum. Her gün bir ümit cama dayanıyorum ama boşuna…

Dizleri üzerindeki kek tabağından bir parça, tortusu dibe çökmüş, soğumuş çayından da bir yudum aldı. Uzun uzun dışarıyı seyre daldı. Olduğu yerde uyuyakaldı. Bir süre sonra, bir gürültüyle sıçradı yerinden, ardından bir daha, bir daha. “Silah sesi mi bu, yok canım, mahallenin ortasında? Televizyonu mu açık unuttum ki!” Televizyona doğru baktı, kapalıydı. Camdan dışarı baktı. Okulun bulunduğu sokak, bir anda mahşer yerine dönmüştü. Anneler, babalar feryat figan okula koşturuyor. Ambulans sesleri, polis sirenleri…

Arzu’yu görür gibi oldu bir an, ayağında terliklerle koşuyordu. Gözleri de seçemediğinden emin olamadı. Hâli de yoktu gitmeye, kalkar gibi oldu, dizleri titredi yeniden olduğu yere  yığıldı. Kötü bir şey olmuştu, ama ne? Kapıcıyı aradı. 

“Hayri Bey, neler oluyor?”

“Sormayın hocam, Arzu Hanım’ın oğlu yok mu? O almış eline….”

Duymak istemedi, “Tamam tamam.”

Arzu’nun bir kaç saat önce getirdiği kucağındaki kek tabağına baktı. Arzu buradayken gitmişti oğlan demek ki. Gözlerinden oluk oluk akan yaşa engel olamıyordu. 

Atıf ben de gelsem ya senin yanına, yüreğim kaldırmıyor olanları. Feryatlara bakılırsa olay büyük. Ah Arzu, kabullenip daha fazla ilgilenseydiniz çocukla… 

Düşünceleri ağırlaştı, kalbinin ritmi arttı. Bir süre sonra sesleri duymaz oldu, elleri yana kaydı, Arzu’nun kek tabağı yere yuvarlandı… 

Bu yazı sana ne hissettirdi?