Gün boyu sahili baştan başa defalarca kez turlayan; mısırcı, midyeci, simitçi, dondurmacı, gazozcu, bilumum seyyar plaj sakini arasından yolunu gözlediğim yalnızca o. Rengârenk bilezikleri, beline bağladığı bakla kesesiyle her adımında şıkır şıkır yürüyen çingene kızı.
Yürüdükçe terliklerinden kumlar fışkırıyor. Ellerine kına yakmış, bal rengi gözleriyle kalabalığı tarıyor.
“Bakayım mı falına güzelim,” diyerek laf atıyor gözüne kestirdiklerine.
İlk gençlik çağımdayım ve geleceğimi her şeyden çok merak ediyorum.
Her geçtiğinde “Kim?” diyorum içimden, “benim beyaz atlı prensim kim, şimdi nerede, takribi ne zaman gelir? Nasıl tanışacağız, nerede bulacak beni? Baklalarına bak da bir anlatıver bana.”
“Anne, n’olur bir kere baktırsak…”
“Kızım senin neyine bu yaşta fal, tövbe tövbe,” deyip geçiştiriyor beni.
Gözlerimdeki ısrarı görünce, “Kızım saçmalama, abuk sabuk bir laf söyler şimdi, ömrün boyunca etkilenirsin,” diyor.
Ertesi gün üç, dört şezlong öteden bir genç kızın falına bakıyor baklacı kız. Utanmasam gidip yanlarına oturacağım, duyabilsem dinleyeceğim. Uzaktan izleyebiliyorum ancak.
Kızın yüzünden okumaya çalışıyorum falını, gülümsüyor. “Oh, iyi iyi,” diye geçiriyorum içimden.
Bittiğinde kız denize koşuyor, falcı yoluna gidiyor. Ardından bakakalıyorum merakla.
Bir sonraki geçişinde annem kaşıyla gözüyle babamı işaret ediyor.
“Ayıp kızım, babanın yanında fal mı baktırılır?” demek bu.
Dönüşümüzden bir gün evvel ne oldu, nasıl olduysa kabul ediyor annem.
“Tamam ama eğlencesine baktıracağız, sözlerine inanıp da kafaya takmak yok, gülüp geçeceğiz.”
“Amaan anne, ne takıcam zaten…”
Yanımızdan geçerken ses ediyoruz baklacı kıza, şezlongumuzun dibine oturuveriyor pazen eteğiyle. Belindeki keseyi açıyor, avucuna aldığı baklaları yaydığı mendiline saçıveriyor.
Başlıyor anlatmaya.
“Bak,” diyor, “Bu beyaz boncuk sensin, bunlar da…”
Anlattıkça birer birer topluyor baklaları mendilden. Tüm söylediklerini unutuyorum da sonu mıh gibi kazınıyor zihnime.
“Senin iki evladın olacak, bir kız bir oğlan. Ama başından bir de boşanma geçecek, ikinciye evleneceksin.”
Sahilde ani bir gelgit olayı yaşanıyor, deniz çekiliyor, ben çölde bir başıma, gencecik yaşımda iki çocukla dul kalakalıyorum.
Annem, “Ee, ben sana baktırmayalım dedim ama! Amaaann hurafe bunlar inanma, hadi gel denize girelim,” diyor baklacı kızın ardından.
“Olur mu dersin anne? Bilmiş midir sence? Nereden gördü ki?”
“Hiç genç bir kıza söylenecek laf mı bunlar? Ayrıca boşanırsan da boşan yani, ben arkandayım kızım, torunlarıma da bakarım icabında.”
“Sağol annem, iyi ki varsın…”
Önümde uzayıp giden gelecekten kaygılanıyorum şimdi de.
Sahi, kaç vakte kadar demişti o baklacı kız?
Gelecekte şiddetli geçimsizlik iddialarıyla boşanacağım kocamla, öncesinde doğurmam gereken iki evladımdan ilkinin kalp atışlarını dinlemeye gittiğimiz gün, doktor, kesenin boş olduğunu, embriyonun gelişim göstermediğini, çok üzgün olduğunu söylüyor.
Zihnimde baklalar şıngırdıyor, ortalığa dökülüyorlar. Ama diyorum bir kız bir oğlan, isimleri bile belli. Anne, uydurmuş o baklacı kız. Çocuğum olmuyor. Boşanmıyorum.

