Çukurova’ ya özlemle…
Pamuk tarlaları. Göz alabildiğine, bereketli, mis kokulu. O güzel zamanlar: coşkulu, umutlu, özlenesi. Çukurova’da hasat mevsimi. Tam bir şenlik. Sabah erken, köy meydanında bir hareketlilik, bir kargaşa. Traktöre bağlı römorklara bindirilen pamuk ırgatları; onlarca kadın, erkek, çoluk çocuk.
Tarlaya sabahtan gitmek gerekir. Çiğ ağırlık yapsın, Çukurova’nın o azgın güneşi doğmadan buharlaşmasın. Minicik bir su damlasının bir ağırlığı var pamuk tarlasında. Ağırlık ırgata yarar, günde en az beş kilo fazla tartar.
Tarlada sabah güle oynaya başlar. Birbirine takılanlar, dedikodu yapanlar, kikirdeşmek için yan yana hatlarda olmak isteyen genç kızlar. Kim bilir kaç kişinin ilk göz ağrısına âşık olduğu yerdir o güzelim tarlalar. İlk kaçamaklar, ürkek ilk öpücükler. Pamuk elmasının kafaya fırlatılmasıyla başlayan flörtler.
Öğle paydosunda delikanlılar, Ceyhan’ın derin koynuna atarlardı bedenlerini. Akıntıyla baş etmek zordur; herkesin harcı değil. Bu toprakların insanı doğayı yenmeye kalkmaz. Uyumla yapar her işini. Nehirle birlikte akar, toprakla birlikte koza verir.
Pamuk hasadı herkes gibi benim için de para kazanma zamanlarıydı. Sabah erkenden uyanıp römorkta serili boş hararların üstünde uzanmanın keyfi bir başkaydı. Pamuğa gidecekleri almadan önce, uykuya devam edilen bir araba dolusu yatak!
O saatler, çalışmaya gitmekten çok, bende bir oyunun eşiğiydi. Römorkun demirlerine tutunup kendimi yolun ritmine bırakır, sarsıldıkça gülerdim. Hararların o keskin, tozlu kokusunu içime çeker; gözlerim yarı kapalı, kulağım büyüklerin konuşmalarında, içimde tuhaf bir güven duygusu… Sanki o yol hiç bitmeyecek, biz hep o sabahın içinde kalacaktık.
Sabah çiğ taneleriyle ıslanan kozaların, toprağın kokusuyla harmanlanması, bir ömür çıkmaz insanın aklından. Bu koku, şimdi bile, bende, erken uyanılan sabahların tarifidir.
Pamuk toplayıcıları tarlaya girince, pamuk yaprağının ve kozanın kokusu tüm ovaya yayılır. Ellerde, eldiveni andıran bir bez ya da çorap olmalı ki avuçlar parçalanmasın. Pamuk kozası içindekini kolay vermez. Bir de güneş yükselip sıcaklık da eklenince, zordur pamuk tarlasında çalışmak.
Ben de harçlığımı kendi tarlamızdan çıkarırdım. İşçiler kadar zor kazanmasam da işin kolayını bulmuştum. Toplanan pamuklar bir yerde kümelenir — buna harman denir — sonra hararlara basılırdı. Hararlara basılmadan önce her kümeden birkaç kilo pamuk alır, getirdiğim çuvalı o günkü harçlığıma yetecek kadar doldururdum. Kimseye çaktırmadan yapılan küçük bir hesap, çocuk aklının kurduğu masum bir düzen…
Çuvalı köye giden bir traktörün arkasına atar, köy bakkalına satardım. Elime geçen birkaç banknot, gün boyu sırtımda taşıdığım güneşin ve pamuk tozunun karşılığı gibi gelirdi. O parayla alınan bir gazoz serinliği, bisküvi arası şekerli sucuk belki de bütün günün en büyük ödülüydü.
Para kazanmak her zaman bu kadar kolay olmazdı tabii. Büyük ağabey tarladaysa, harmandan pamuk almak zordur. Gözünden kaçmaz; bir bakışı yeter, niyetini anlarsın. Belime küçük bir hurç takardım; akşama kadar ne kadar toplayabilirsem artık… Parmaklarım kozanın sertliğine alışır, avuçlarım sızlaya sızlaya hurç dolar. Günün sonunda biriken pamuk azdır belki, ama içimdeki duygu başka olur: Bu kez gerçekten kazanmışımdır.
Tabii ki benimkisi sadece cep harçlığıydı. Geriye kalan herkesin geçimi o topraklardan; pamuk eken toprak ağalarının da, ırgatların da, bakkalın da, çakkalın da…
Hasat, resmî olarak adı konmamış bir şenlik gibiydi. Sadece bir köyün değil, koskoca bir şehrin ekonomisinin can damarıydı o tarlalar. Akşama doğru en güzel şey harmanda toplanmaktı. Herkes gün içinde topladıklarını hararlara doldurmuş, sigaralar yakılmış, yorgunluktan telef olmuş sırtlar koca hararlara dayanmış…
Sıra tartıya geldiğinde ise yarış başlardı. Kimin en ağırını doldurduğu, o gün rekoru kimin kırdığı beklenirdi heyecanla. Ufak tefek hileler de olmaz değildi tabii. Hararları bağlamadan önce üzerine su serpip ağırlaştırmak, içine koza elmalarından doldurmak, bir kiloyu geçmeyen toprak parçaları koymak bunlardan bazılarıydı.
Benim de o saatte tartı mesaim başlardı. Tartılan pamuklar fihriste, herkesin adının altına gün gün yazılır, sonra toplamlar küçük kâğıtlarla evin reisine verilirdi. O anlarda gözler terazide olur, kalabalığın uğultusu birden kesilir, herkes nefesini tutar, sonucu beklerdi.
Sonrası… Sonrası iplikti, küspeydi, yağdı, çamaşırdı. Bitkinin özünde çoğalmak vardı. O toprakların doğasında bereket vardı, üretmek vardı, hayatı yeniden büyütmek vardı.
Sonra eksilmeler başladı. Çocukluğumun orta yerinde oradan ayrılmak geldi önce. Ardından günler kısaldı sanki. Pamuk kokuları, sabahların coşkusu, traktör sesleri, insanların kahkahaları birer birer çekildi hayatımızdan.
Tarlalar yerli yerindeydi ama o zamanlar bir şenlik gibi başlayan hasatlar sessizleşti. Çocukların römorklarda uyuyarak çıktığı yolculuklar, öğle sıcağında Ceyhan’a koşan delikanlılar, harmanda rekor kırmayı bekleyen kadınlar, erkekler yavaş yavaş dağıldılar.
Ben kaldım yalnız; bir de kalabalık hatırladıklarım.

