Karanlık köyün üzerini örtmüştü. Hane içindeki herkes usulca döşeğine çekilmişti. Evin en yaşlısı Hıdır dede, ocağın dibindeki yer yatağının içinde doğrulmuş; tespihinin tanelerini sürüklemekteydi. Zehra ağlayan bebeği göğsüne iyice bastırdı. Bebek anasının göğsünü birkaç kere çektikten sonra tekrar ağlamaya başladı. Zehra göğsünü sıktı, bir damla bile yoktu. Bu sefer örtüsünü ayaklarının üzerine yastık yaptı. Oğlunu ayaklarının üzerine aldı. Başladı usul usul sallamaya. Ninni mırıldandı. Çocuk yine susmadı.

“Zehra, oğlan açtır kızım. Yok mudur süt neyin? Veresin, perişan oldu yavrucak.”

“Yok dede.”

Bu sırada Yusuf döşeğinde dönüp durmaktaydı. Derin bir iç çekti, yattığı yerden doğruldu.

“Yatırmadık seni de.”

“Yok, uyuyun siz. Hava alacağım biraz.”

Paltosunu sırtına atıp çıktı. Kapı önündeki saman balyasına bir tekme savurdu. Sonra usulca çöktü üzerine. Ceplerini yokladı, sigara paketini buldu. Son sigarasıydı, kibritle tutuşturdu ucunu. Derin bir nefes aldı. Dumanını geceye savurdu. Avlunun hemen karşısındaki ambara baktı. Hasat yeni bitmişti ama neredeyse yarısı boştu. Cılız çuvallar kapı önünde bekliyordu.

İçeriden oğlunun ağlama sesi yükseldi yeniden. Yusuf’un gözleri ambara kaydı. Kapı her açıldığında sanki içi daralıyordu. Koca kış bunca azıkla nasıl geçer? Bir çare bulmalıydı.

Gözü ilerideki tarlaya kaydı. Ay ışığı başakların üzerine vuruyordu. O son demet tarlanın orta yerinde nöbetçi gibi duruyordu. Hıdır dede, “Son demeti bırakmayı unutmayın oğlum, kurdun kuşun hakkıdır,” diye tutturuyordu. “Şimdi alsam şu orağı, çalsam şu demetin köküne. Kendimizi doyurduk kurt kuş kaldı bir de,” diye kendi kendine söylendi.

Birazdan oğlan uyudu. Hıdır dede hayıflandı.

“Bayıldı yavrucak.”

“Ne edelim dede. Hasatın hâlini gördün. Benim de sütüm azaldı zaar.”

“Sen kendini ihmal etme kızım. Şu sabiye acı. Yusuf delikanlı adamdır, benim desen yiyeceğim sayılı. Yimesem n’olur?”

“Yusuf nerde kaldı acaba?”

“Bırak hele, eyice hava alsın kızım. Açlık adamın aklını sınar.”

Yusuf sigarasını son kez çekti. Elinden savurdu attı yere. Ayağının ucuyla ezdi. Acısını sigaranın izmaritinden çıkarır gibiydi. Son kez baktı ambara. Kapı üstünde asılı duran orağı bir hışımla çekti yerinden. Ağır ama sert adımlarla yürüdü tarlasına.

İçi dolu başaklar rüzgârda hafif hafif sallanıyordu. Aralarından bir hışırtı yükseldi. Yusuf bir an duraksadı. Demete son birkaç adım kalmıştı. Bir karaltı çıktı içinden. Yusuf geriye doğru sendeledi. Bir kurt… Başakların arasından çıkmış, ona bakıyordu. Ayın ışığı kurdun gözlerine yansıyordu. Hayvan ne hırladı ne kaçtı. Son demetin önünde öylece durup Yusuf’a doğru baktı.

Yusuf önce geri geri yürüdü. Kurdun hareket etmediğini görünce dönüp hızla koşmaya başladı. Avluya vardığında nefes nefeseydi. Alnındaki teri elinin tersiyle sildi. Orağı yerine astı. Oğlanın ağlaması kesilmişti.

Ertesi gün Hıdır dede erkenden uyandı. Zehra, ateşin başında yoğurduğu bir avuç hamurdan ekmek yapıyordu. Oğlan yanı başında soğumuş külle oynuyordu. Bastonuna dayandı, çekti kapıyı.

“Nere gidiyon dede?”

“Canım darlandı, hele bir tarlaya kadar gidip geleyim.”

“Yemeği hazır ediyodum.”

“Canım çekmiyo, yiyin siz.”

Hıdır dede tarlaya vardı. Kupkuru, boş toprağın üzerinde bir o son demet sallanıyordu. Etrafında birkaç karga eşeleniyordu. Yorulmuştu, bir avuç su içeyim diye pınarın yanına vardı. “Allah allah,” diye söylendi kendi kendine.

“N’olmuş buncağızın suyuna? İyice cılızlaşmış. Bu suda olmazsa nasıl hasat sürer bu çocuklar?”

Suya eğildi. Avuçlarını daldırmak istedi, parmakları çamura değdi. Hıdır dedenin kaşları çatıldı. Bir gün evvel gürüldeyen pınar, yatağından çekilmiş geriye cılız bir su kalmış.

“Hey gidi, nasıl da akardın. Sende mi kocadın benim gibi?”

Akşam sofra başında toplandılar. Sofranın ortasında küçük bir sahan, içinde bulgur. Kaşıklar varıyor sahana lakin yarı boş dönüyor. Derin bir iç çekti Hıdır dede.

“Hayırdır dede? Bir yerin neyin mi ağrıyo?”

“Yok oğlum, eyiyim daha.”

Yusuf önüne baktı, kurumuş ekmeğinden ufak bir parça koparıp ağzına attı.

“Tarlaya gittim bugün erkenden.”

“Eee…”

“Hiç hayra alamet değil. Pınarın suyu iyiden cılızlanmış. Kıl kadar kalmış. Nasıl sular o su koca tarlayı?”

“Bir o eksikti. Hasat kıt, ambar boş. Bir de pınar kurudu mu? Tamam bundan kelli.”

Sofradan kaşık sesleri kesildi. Kimseden ses çıkmayınca Zehra sofrayı kaldırdı. Soba başında eğleştiler biraz. Yusuf sessizdi. Eli sakallarını karıştırıp duruyordu. Zehra, oğlanı erkenden uyutmalıydı. Son kez tuttu memesine. Oğlan dün geceden uykusuzdu, çabuk uykuya daldı. İnşallah gece uyanıp da ağlamaz, diye geçirdi içinden.

Aradan biraz zaman geçti. Zehra’nın kucağındaki bebek huysuzlanmaya başladı. Anası pışpışladı ama çare etmedi. Oğlanın uykusu açılınca bastı yine yaygarayı. Çocuk açlıktan ağlıyordu. Yusuf yatağında doğruldu. Çocuğun çığlıkları kafasının içinde büyüyordu. Yerinden kalktı, paltosunu sırtına geçirdi, çıktı.

Artık ne yapacağını biliyordu. Açlık korkudan ağırdı. Orağı yerinden aldı. Hızlı adımlarla aştı bu sefer yolu. Uzaktan bir kurt uluması duydu. Ardına dönüp bakmadı. Adımları toprağı dövüyordu sanki.

Tarlanın ortasına vardı. Son demeti avuçladı. “Bir sen varsın ekmek aş ettiğimiz. Onu da kurda kuşa mı dağıtalım?” Kolunu kuvvetlice savurdu. Orak ayın ışığında parıldadı. Bir andan kısa bir sürede indi köklerine. Rüzgâr kesildi birden. Kurt uluması durdu. Mutlak bir sessizlik vardı şimdi. Sessizlik Yusuf’u rahatlatmadı. Daha da içini daralttı sanki. Tuttuğu nefesi bıraktı.

Sabahın ilk ışıkları avluya vuruyordu. Zehra kapıyı açıp dışarı çıktıktan sonra gördü yerdeki başakları. Eğilip avuçlarına aldı. Hemen ardından Yusuf çıktı kapıdan.

“Yusuf, ne ettin sen? Son demeti mi kestin yoğsa? Uğursuzluk bu! Boşuna mı bırakmış dedelerimiz bunca zaman o son demeti?”

“Ne uğursuzluğu Zehra! Uğursuzluk açlıktan beter mi?”

Yusuf gözlerini kaçırdı. İçeriden sesleri duyan Hıdır dede yanlarına vardı. Doğrudan Yusuf’a baktı. Yüzündeki korkunun farkındaydı.

“Kestin, he mi?”

Yusuf başını eğdi, dedesine karşı gelmezdi.

“Oğlan açtı dede, sen de gördün. Zehra aç, sabiyi doyuracak sütü bile yok.”

“Ben açlığı bilirim oğlum ama her şey karın doyurmaz.”

“Ne edecektik dede? Kurtlar evimize mi inecekti? İnip elimizi eteğimizi mi öpecekti?”

“Ben kurttan korkmam oğlum. Ama âdemoğlu kendi nasibini kıstın mı, ondan korkarım.”

İçeriden çocuğun ağlama sesleri geldi. Zehra irkildi, ağlayan çocuğunun yanına koştu. Bir kurt uluması duyuldu yine. Hıdır dede daha sıkı sarıldı bastonuna. Yusuf’un içi ürperdi, bu, gece duyduğu sesti.

“Hayır değil, hiç hayır değil.”

Hıdır dede söylene söylene girdi içeri. Oğlan bağırmaktan beşiğin içinde kıpkırmızı kesilmişti. Zehra çocuğu göğsüne bastırdı. Ne yaptıysa susturamadı. Hıdır dede, sobanın yanına oturdu. Tespihini eline aldı.

“Hele ver bakayım torunumu.”

Çocuğu dizinin üzerine oturttu. Fısır fısır bir şeyler söyleyip oğlanın yüzüne üflüyor, bir yandan da tespihini çekiyordu. Oğlan Hıdır dedenin kucağında mayıştı kaldı. Yusuf kapı eşiğinden onları izliyordu. Kapı önünde son demet duruyordu ama açlık hâlâ evin içindeydi.

Aradan birkaç gün geçti. Hıdır dede sabah namazını kılmış, kapı önünde oturuyordu. Elinde boş testilerle geçen kadınları gördü.

“Hayırdır Hatçe gelin, nereden dönersiniz?”

“Pınardan dönüyoz Hıdır dede. Suyuna gıran girmiş zaar. Akmıyo, kurumuş.”

“Ne diyon?”

“Hee…”

Kadınlar köyün içine doğru yürüdüler. Hıdır dede hayıflanarak kalktı yerinden. Pınarın başına kadar yürüdü. Pınar kurumuştu. Uzun süre konuşmadan baktı kuru yatağa. Gürleyerek akan suyun yerine, çatlamış çamur ve taşlar kalmıştı. Tek kelime etmeden döndü. O akşam sofrada da hiç konuşulmadı.

O günden sonra geceler değişti. İlk uluma uzaktan geldi. Her gece biraz daha yaklaştı ses. Birkaç gün sonra sanki evin arkasındaki tepeden yükseldi. Zehra beşiğin başında irkildi.

“Yine başladı.”

Yusuf ses etmedi. Uyuyor gibiydi ama gözleri açıktı.

Sabah, Zehra avluya çıktığında gözü çalılıkların arasında hareket eden bir karaltıya çarptı. Başını çevirdiğinde bir kurt gördü. Sarı gözleri güneşte parlıyordu. Kurt kaçmadı, Zehra nefes bile almadı. Elindeki çarşaf yere düştü. Kendine geldiğinde seslendi.

“Yusuf!”

Yusuf koşarak dışarıya çıktığında kurt çoktan uzaklaşmıştı.

“Vallahi gördüm. Evin dibindeydi, nah burda. Çalılıkların arasında…”

Yusuf’un yüzü kireç gibiydi. Gözlerinin altı morarmış, avurtları çökmüş. O gece bir kâbus gördü. Kurumuş pınarın, çatlamış toprağın üzerinde geziniyordu. Sanki toprağın arasından binlerce göz ona bakıyordu. Avucundaki başakları fark etti. Toprağı eşeledi, son demeti yeniden dikecekti tarlaya. Başaklar avucunda kara bir toza dönüştü. Döşeğinden sıçrayarak kalktı, terden saçları alnına yapışmıştı.

Sonunda musibet eve de girdi. Oğlan ateşlendi. Zehra önce “Üşütmüştür,” dedi. Fakat çocuğun ateşi bir türlü düşmedi. Yanakları al al olmuştu, gözleri yarı kapalı yatıyordu. Yattığı yerde huysuzlanıyordu yavrucak. Hıdır dede beşiğin yanındaydı. Yusuf eve döndüğünde gördü oğlanın hâlini.

“Hayırdır Zehra?”

“Çocuk ateşlendi Yusuf, sabahtan beri düşüremiyoz.”

“Ilık suya soktun mu?”

“Sokmam mı? Sayıklıyo yavrum.”

Yusuf beşiğin yanına eğildi. Elini oğlanın alnına tuttu. Hıdır dede bir şey demedi. Tespih taneleri ağır ağır dönüyordu. Yusuf’un gözüne kapının önündeki son demet değdi. Karanlıkta orakla biçtiği başaklar, kuruyan pınar… Hepsi birer birer dizildi zihninde.

“Ben ettim dede. Amma açlıktan…”

“İnsan bazen açlığa yenilir oğlum.”

Yusuf yeniden beşiğe baktı. İşte o vakit yaptığı işin ağırlığı çöktü üstüne. Sonra birden doğruldu. Hızlı adımlarla avludan geçip ambara girdi. Zehra peşinden koştu.

“Ne yapıyorsun?”

Yusuf ambarın en dip köşesindeki küçük çuvalı aldı. Zehra’nın yüzü bembeyaz kesildi.

“Yusuf, dur!”

Yusuf, çuvalı kucağına bastırdı. Zehra onun hemen önünde, geçmesine izin vermeyecek gibiydi.

“Etme, onlar bizim son tohumlarımız.”

Yusuf kaç zamandır ilk defa gözlerinin içine baktı karısının.

“Ya gelecek yıl ekecek bir şeyimiz kalmazsa?”

Yusuf sessizdi.

“Aç kalırız.”

“Zaten açız.”

Zehra’nın gözleri doldu. Yusuf, çuvalı omzuna attı. Kapıya doğru yöneldi. Kapının eşiğinde Hıdır dedeyi gördü, durmadı. Sırtında çuval ağır adımlarla tarlaya doğru yürüdü. Oğlu içeride ağlıyordu. Yusuf aldığını geri vermeye gidiyordu.

Tarlaya vardığında hava artık daha ağırdı. Kuru toprak yürümesini zorlaştırıyordu. Son demetin olduğu yere geldiğinde dizlerinin bağı çözüldü sanki. Çuvalı omzundan indirdi. Bir avuç tohum aldı içinden. Elleriyle eşeledi toprağı.

“Affet,” diye fısıldadı.

Sonra bir avuç daha saçtı, bir avuç daha… Güçlükle yürüdü ileri doğru. Çuvalda ne kadar tohum varsa hepsini toprağa emanet etti. Güneş yavaş yavaş yükselirken Yusuf dizlerinin üzerinde kalmıştı. Ellerini toprağın üzerine koydu. Günlerdir içindeki ağırlık hafiflemiş gibiydi. Başı toprağa dönüktü.

Yanağına serin bir damla düştü. Önce önemsemedi. Sonra bir damla daha… Yusuf başını kaldırdı. Gökyüzü günlerdir ilk defa kararmıştı. Rüzgâr boş tarlanın üzerinde dolaştı. Ardından yağmur başladı. Önce çekingen, sonra kuvvetli. Çatlamış toprak tüm hasretiyle suyu içine çekti. Yusuf kıpırdamadı. Yağmur saçlarından, yüzünden, omuzlarından aşağı süzülüyordu. Gözlerinden akan, gökten dökülene karışmıştı. Yumuşamış toprağı avuçladı.

Avucunda bir yumruk toprakla eve dönerken oğlanın da ateşi yavaş yavaş düşüyordu. Zehra, çocuğun ateşine eliyle baktı.

“Düşmüş dede! Düşmüş oğlanın ateşi.”

Hıdır dede pencere kenarından yağmuru izliyordu.

“Toprak nasibini aldı kızım. Sıra insanda… O ne alınanı unutur ne verileni.”

Bu yazı sana ne hissettirdi?