Bir mevsimin sonuydu, rüzgârın ilk ıslığıyla başladı,
Geceye bırakılan dilsiz bir bekleyişin ortasında.
Kaç bahar harcandı bir filizin boy vermesine,
Kaç uykusuz sabaha uyandı ellerimizdeki nasır?
Biz sanırdık ki ne ekerse onu biçer insan,
Adaleti toprağın kokusunda saklı sanırdık.
Oysa zaman, bildiği gibi eğdi dalları;
Bize kalan her zaman umduğumuz buğday olmadı.
Baktım; bir yanda dalında unutulup buruşan meyve,
Bir yanda toprağa düşüp kendi gölgesinde çürüyen.
Dalında kalan, zamanın unuttuğu bir sitemdi belki,
Yere düşense kaderine yenik düşmenin sessiz çığlığı.
İkisi de aynı kışın ayazından geçti, biliyorum,
Ama sordum geceye: İkisinin anlatacağı şey aynı mı olur?
Biri göğe bakıp beklemeyi öpüyor usulca,
Biri toprağa sarılıp kaybolmayı öğreniyor.
Hiç ekmediği bir tarlayı biçmek zorunda kalan,
Görseydi içimdeki o yağmalanmış bahçeyi…
Hiç dokunmadığı bir tohumun ağrısını taşımak nedir?
Gökten dökülen kederin borcunu ödemek kime düşer?
Bir adam kan ter içinde taşırken kovalarla suyu,
Rüzgârın taşıdığı bereket komşunun çitini aşıyordu.
Alın terinin meyvesi başkasının tabağına dökülürken,
Gözlerimin önünde büyüyen kırgınlığı kim silebilir?
En zoru da bu değilmiş meğer, geç anladım.
Yıllarca gözümüz gibi bakıp büyüttüğümüz şey,
Gün gelir de sırtımızda taşınmaz bir yüke dönüşürse…
Sevgiyle suladığımız o sarmaşıkboğan,
Bizi kendi evimizde boğmaya başladığında
Söküp atmak mı gerekir kökünden,
Yoksa kendi ellerimizle ektiğimiz o gölgeye yenilmek mi?
İşte böyle toplanır hayatın nadasa bırakılmış günleri;
Hasat dediğin yalnız çuvallara dolan buğday değildir.
Toplanmayan sitemler, eksik kalan tebessümler,
Ve ürünü başkasına nasip olmuş o yetim emekler…
Yine de durup bakıyorum avcumdaki kurak toprağa.
Hiçbir tohum tamamen kaybolmaz bu evrende,
Bizim biçemediğimiz o bereket,
Belki bir yabancının bahçesinde güneşe durur.

Bu yazı sana ne hissettirdi?