Yüzyıllardır bize büyük balıkların küçük balıkları yediği bir hikâye anlatıldı. Güçlü olanın haklı sayıldığı, zayıf olanın hayatta kalmak için mücadele ettiği bir hikâye… Biz insanlar çoğu zaman gücü hakikatle, çoğunluğu doğrulukla karıştırırız.
Balıklar denizin derinliklerinde sürü hâlinde yüzerken gittikleri yönün doğru olduklarına kendilerini inandırabilir. Fakat herkesin aynı yöne gitmesi o yolun doğruluğunun bir göstergesi değildir. Asıl düşünmemiz ve hatta dert edinmemiz gereken konu, ne zaman bir balığın çıkıp bu düzene karşı koyacağıdır.
Günü gelip bir balığın akıntıya karşı yüzmeye başlaması, büyük balığa kafa tutması herkese her şeyi baştan aşağı sorgulatır. Peki bu yola sırf tek başına çıktı diye bu onun yanlış rotada olduğunu mu gösterir? Belki onun için doğru olan, çoğunluğun yöneldiği kıyıda değil, henüz kimsenin ulaşmadığı ya da keşfedemediği bir yerdedir. Önemli olan, kendi yönünü seçerken neye inandığını ve bu inancın hangi temele dayandığını bilmesidir. Gücü olanın arkasında durup yanlış yerde olmaktansa yalnız başına kendi doğru bildiği yolda olması en büyük onurdur.
Büyük balıkların küçük balıkları yemesi kadar, küçük balıkların bir gün büyük balık olmayı hayal etmesi de düşünülmesi gereken bir meseledir. Çünkü bazen değiştirmek istediğimiz düzenin içinde, farkında olmadan onun kurallarını benimseriz. Güçsüzken karşı çıktığımız şey, güçlendiğimizde savunduğumuz bir konu hâline gelebilir. Kişi farkında olmasa da bulunduğu yerin şeklini alır. Oysa adalet, yalnızca kimin güçlü olduğunu değiştirmekle sağlanmaz.
Belki küçük balık büyük balığı yiyebilir. Fakat bunun yerine onu anlamayı seçmesi, gücün karşısında boyun eğmesi demek değildir. Bir başkasını anlamak, onun yaptıklarını onaylamak değil; kendi düşüncelerimizi öfkenin sınırlarından çıkarabilmektir. Birlikte yaşamak da herkesin aynı fikirde olması değil, farklı fikirlerin birbirini yok etmeden var olabilmesidir.
Deniz bize karanlıkla savaşmanın değil, onu anlamanın erdemini günün her saati rengini değiştirerek hatırlatır. Her balığın aynı yöne yüzmesini beklemek yerine, neden farklı yönlere yüzdüğünü merak etmeyi öğretir. Çünkü bazen hakikat, kalabalığın içinde kaybolur; bazen de yalnızlığın içinde bulunur. Fakat ne kalabalık olmak ne de yalnız kalmak, gerçeğin tek başına ölçüsüdür.
Dilerim ki büyük balıkların küçük balıkları yediği değil, birlikte anlam bulabildikleri bir denizde var oluruz ve belki bir gün, aynı yöne yüzmek zorunda olmadığımızı; aynı denizde yaşayabilmek için birbirimize benzememizin gerekmediğini öğreniriz.

