Nihai bekleyişinin sonuna geldiğini anlayan asker, kararlılıkla yerinden kalktı. Bu sahneyi kafasında belki de binlerce kez kurmuştu. Birazdan olacaklardan habersiz insanlar, neşe içinde gülüşüyor ve ziyafetin tadını çıkarıyordu. Masanın en başında gururla oturan hükümdar tebaasına zafer nutkunu çekmekle meşguldü…
Zamanın birinde pek zalim bir hükümdar yaşardı. Çevresinde kim varsa onun gazabına uğramaktan korkardı. En ufak bir hataya bile göz yummaz, verdiği fevri kararlar yüzünden etrafındakiler onun yanında ağzını bile açamazdı. Öyle ki bir asker atını savaştan dönerken kaybetti diye, ordunun malını koruyamadığı gerekçesiyle sürgün edilir, bir vezir hükümdarın sözünü iki kez düşündüğü için itaatsizlik suçundan zindana atılırdı. Disiplin onun için her şeyin, hatta en insani vasıfların bile üstündeydi. Önemsenmeyen küçük bir zafiyetin, önlenemez sorunlara yol açacağını savunur, kimseye hata şansı tanımazdı.
Sarayda herkes onun öfkesinden çekinirdi. İşte böyle bir ortamda sarayın içten içe kaynadığını kimse görmezden gelemiyordu.
Tüm bunlara rağmen ordu zaferden zafere koşuyor, ülkeye toprak üstüne toprak ekleniyordu. Alınan her zafer sonrası hükümdar sahneye çıkar, tüm başarıyı tek başına üstlenir, alınan zaferden kimseye pay vermezdi. Ordu içinde zekâsıyla, kurduğu stratejilerle, cesaretiyle ünlü komutan ise askerler için bambaşka bir yere sahipti. Herkesin sorunlarıyla ilgilenmek için gayret eder, asker doymadan yemeğe oturmaya bile imtina ederdi. Halk da onu tanır, sever, sayardı. Nereye gitse saygıyla karşılanır, övgüyle uğurlanırdı. Neredeyse bütün askerler onu geleceğin baş veziri olarak görüyordu. Her adımını sakince atan, başarı basamaklarını emin adımlarla tırmanan komutanın isyan çıkarmasını isteyenler bile vardı. Askerler ona öylesine güveniyordu ki gözlerini kırpmadan peşinden giderlerdi. Hâl böyle olunca komutanın düşmanlarının olması kaçınılmazdı.
Kazandıkları bir zafer sonrası ordu ülkeye dönmüş, veziri ile birlikte at arabası içindeki hükümdar, halkın arasından geçerek bir yandan halkı selamlıyor, bir yandan da halkın coşku içindeki tezahüratları arasında gururla saraya doğru ilerliyordu. Onların hemen arkalarında atıyla ilerleyen komutanı gören halk, ona doğru sevgiyle atılıyordu. Tam o anda ekildi şüphe tohumları hükümdarın yüreğine. “Halk komutanlarını çok seviyor hünkârım,” demişti veziri. “Nereye gitsem, varsa yoksa komutan.” Sakince gülümsedi hükümdar önce. “O kadar çok seviyorlar demek?”
“Evet hünkârım. Askerler onun için canlarını vermeye hazır.”
“Benim için de öyleler,” diye cevap verdi hükümdar. Karşılık vermek için bir anlık tereddütten sonra, “Elbette ki hünkârım,” diyebilmişti vezir. Şüphesiz, o bir iki saniyelik susmanın dahi hükümdar için ne anlam ifade edeceğini bilecek kadar iyi tanıyordu onu. O gece hükümdarın aklında tek bir şey dönüp durdu.
“Ben ki tebaamın refahı için gece gündüz at sırtında zaferden zafere koşayım ama halk benim yetiştirdiğim, ordumun başına geçirdiğim bir komutanı benden daha çok sevsin, öyle mi?”
Çok zaman geçmeden hükümdarın en çok güvendiği adamlarının birinden isimsiz bir mektup aldı hükümdar. Askerlerin isyan çıkarma hazırlığında olduğu, başlarında ise o çok sevdikleri komutanın yer alacağı yazıyordu. Yanındaki veziri, “Böyle olacağını tahmin etmiştim hünkârım,” dedi. Geleceğin vezirinden bir an evvel kurtulması gerektiğini düşünen vezir, “Belli ki sizi devirip ülkeyi bölmek ister bu hain komutan,” diye eklemeyi de ihmal etmedi. Hiddetle yerinden kalkan hünkâr, hemen komutanın huzuruna getirmesini emretti. Öyle öfke doluydu ki mektubun aslını astarını sormaya gerek duymamıştı. Hayatı boyunca kimse onunla eşit olmamıştı. Kimse onun kadar saygıyı ve sevilmeyi hak edemezdi. O bir hükümdardı. Böyle bir isyanın adının anılması bile onun gücüne ve üstünlüğüne gölge düşürürdü. Hünkâr buna asla izin veremezdi. Araya giren bir kaç devlet görevlisi, komutanın böyle bir suça cesaret edemeyeceğini anlatacak olduysa da sonlarının ona benzeyeceğinden korkup susmak zorunda kaldılar.
Hünkârın huzurundaki komutan, kendini anlatmak için ne söylerse söylesin, fayda etmiyordu. Suçsuzluğunu ispatlamak için zaman istemişti. “Bunca yıl bu ülkeye ve size olan hizmetlerimin ve sadakatimin hatrına, hiç değilse suçsuzluğumu ispat etmek için biraz zaman verin. Öldüğümde hain olarak anılmak istemem.” Komutanı duymak bile istemedi hükümdar. “Benim hükmüm için senin sözlerine ihtiyacım yok,” deyivermişti bir anda.
“Benim gibi bir hükümdara isyan edecek herkese ders olsun, ibret-i âlem için halkı içinde verilecek cezası!”
Şehir meydanı hiç olmadığı kadar doluydu o gün. Tüm halk oradaydı, ama içlerinde iki kişi vardı ki bu sahneyi ömürleri boyunca unutamayacaklardı. Komutan idama götürülürken, gözü yaşlı eşi ve on iki, on üç yaşlarındaki oğlu kalabalığın içinde olanları çaresizce izlemek zorunda kalmıştı. Çocuğun gözlerindeki öfke, yıllar sonra hünkâra doğru yürüyen askerin bakışlarında yeniden belirdi. Ne zaman o günü düşünse, gözlerinin alev alev yandığını, kalbinin acıdan kaburgalarını kıracak kadar şiştiğini hissederdi. Daha önce hiç olmadığı kadar kendinden emin attı adımlarını. Hünkârla arasındaki o birkaç metrelik mesafe, onu babasının öldüğü güne götürecek kadar uzun gelmişti. Çok sevdiği babasının… Hayatına giren hiç kimse onun kadar saygıyı ve yüceltilmeyi hak edemezdi. Öyle bir babanın evladı olduğu için gurur duyardı kendiyle. Tanıdığı en cesur, en gözü pek, en dürüst adamdı. Ama o gün sadece babasını değil, babasının oğlu olma şerefini de aldılar elinden. Komutanın sadık dostlarından biri, “Eğer komutanın oğlu olduğunu öğrenirse, hırsından küçücük bir çocuğa bile acımaz!” demişti.
İşte şimdi, yıllar sonra özgürce ve gururla haykırma zamanı gelmişti kimin oğlu olduğunu. Asker, hükümdarın tam karşısında durdu. Hünkâr, elindeki kadehi kaldırıp ona baktı. Yüzünde hâlâ o eski zaferin verdiği, kendinden emin ifade vardı.
“Ne istiyorsun asker?”
Asker cevap vermedi.
Bir an göz göze geldiler. Yıllardır beklediği buydu. Ama şimdi, karşısındaki adamın yüzüne bakarken içindeki öfkenin ne kadar sessizleştiğini fark etti. Çocukken geceleri dişlerini sıkarak hayal ettiği o ölüm, şimdi birkaç adım ötesindeydi. Hünkârın tek bir söz etmesine dahi izin vermedi. Tıpkı yıllar önce babasına o söz hakkının verilmediği gibi. Kılıcını çekti. Her şey bir anda oldu. Çelik parladı, kalabalığın sesi kesildi. Asker kılıcı göğsüne sapladığında, hünkârın gözlerinde öfkeyi değil korkuyu gördü. Hünkâr yere yığılırken arkasını döndü.
İçinde zafer yoktu. Sadece, yıllardır kapanmayan yaranın artık acımadığını hissetti.

