Yol boyunca uzanan kavak ağaçlarına durup baktı. Rüzgârın o tatlı esintisine karşılık cilveyle sallanan kavaklar, ona bir anlık huzur bahşetmişti.
Dudaklarında beliren küçük gülümseme kaybolurken, yoluna devam etti.
Yağmur hafif çiseliyor, Nazlı çamurlu çarıklarıyla balçık olmuş toprağa bata çıka izlerini bırakıyordu. Her adımını biraz daha kuvvetle atıyor, toprağı ezdikçe çıkan izlerden memnuniyet duyuyordu. Biraz daha yürüdükten sonra nihayet varmıştı ovaya.
Yolun karşısında kalan Harmanlı, tıpkı yeni bir gelin gibi gösterişle süzülüyordu.
Başakların boyunları utangaç bir edayla eğilmiş, her biri hasat edilmek için sırasını bekliyordu. Nazlı, karşısındaki ovaya bakıp ellerini göğe doğru açtı ve duasına başladı. “Ey kurban olduğum Allah’ım, senin verdiğinle ektim, senin verdiğinle biçeceğim. Toprağı eşelerken çektiğim zahmet hatrına, boyunları bükülmüş ekinler hatrına, hiç olmazsa, şu çamurlu çarıklarım hatrına, emeğimi boşa çıkarma.”
Açtığı ellerini yağmur damlalarıyla beraber yüzüne götürdü. Ardından ovanın kenarında biriken yağmur suyuyla balçığa belenmiş çarıklarını temizlemeye başladı. Sonra çığlık çığlığa bir şimşek düştü bulutlardan toprağa. Ardından bir tane daha. Bulutlar öfkeyle gürlerken yağmur da şiddetiyle eşlik ediyordu onlara. Nazlı sığınacak bir yer bulmak için etrafına baktı ve gözüne kestirdiği büyük bir taşın yanına sindi. Havanın durulması için yeniden duaya durdu. Sonra toprak sızladı ayaklarının altında; bir hatıra düştü gözlerinin perdesine. Zaman eğilip bükülürken avuçlarında, Nazlı hatıralarından en acı olanını tutup çıkardı ininden. Bir yapboz parçaları gibi tamamlamaya çalıştığı yüz, Ali’ye aitti.
Ali, Harmanlı Ovası’nın en yakışıklı, en yağız delikanlısı… Boyu bir kavak fidanı gibi dik, bakışları ovanın etrafını tarayan bir şahin kadar keskindi. Dağları yerinden sarsan sesi bir tek Nazlı için titrerdi. Beraber eşeledikleri bu topraklar; nice gülüşlerini, gizli bakışlarını, nefes kesen sarılmalarını izlemişti. Her güzel şeyin bir sonu olduğunu biliyordu Nazlı. Evvelden beri biliyordu. Sonra bir varmış, bir yokmuş… Ali’sini amansız bir hastalıktan yitirdi Nazlı. Harmanlı’nın yakından şahit olduğu geçmiş, Nazlı’nın gözlerini yaşarttı.
O ağladı, Harmanlı ağladı.
Gökyüzü, acısına hürmet eder gibi gürültüsünü dindirdi. Yağmurlar suyunu çekti. Nihayet ağıtlar sustu, ova az önceki şiddetli hâline inat, derin bir sessizlik içindeydi. Bulutlar yükünü bırakmış aceleyle dağılırken, Nazlı, güneşin parlattığı başakların yanına doğru yöneldi. Gözlerindeki yaşı silerken balçığa dönmüş topraktan bir avuç aldı. Burnuna götürüp kokladı. Toprak Ali kokuyordu. Sanki cevap alacakmış gibi sessizce sordu.
“Sen de ıslandın mı Ali’m?”
Az önce rüzgârın sesiyle dans eden başaklar şimdi onu merakla izliyordu. Nazlı soru sormaya devam etti.
“Sen de ağlıyor musun benim gibi?”
Sorduğu her soru bir düğüm oldu kursağında. Avuçlarındaki toprağa uzun uzun baktı, ardından öpüp başına koydu. Hava kararmaya başlamış, Nazlı eve dönme vaktinin geldiğini anlamıştı. Az önce öptüğü toprağı, Harmanlı’nın bağrına geri serpip evinin yolunu tuttu.
Nice Alileri bağrına basacaktı toprak, nice Nazlıları doğuracaktı.
Nice âşıklar yitecekti bu topraklarda, nice başaklar can bulacaktı.

