Ben Aylin İyidere. Bugün altmışıncı yaş günümü kutluyorum. Gençliğimin hasadını mı anılarımın katilini mi bekliyorum? Bundan sonrası umrumda değil.

Bilemediğim bir duygu durumu içindeyim. Attığım her adımda sanki bir magma tabakası üzerinde, tabanlarım yana yana hareket ediyor gibiyim.

​Sebep ne mi? ​Elli senelik betonarme köşkün son demlerini yaşıyor olması …

​Kanun gereği kentsel dönüşüme girmesi planlandığı için istemeyerek veda ettiğim; zamana meydan okuyan sığınağım… Gelin geldiğim kırk yıllık evimden ayrılma düşüncesi, kör bıçak misali yüreğimi parçalıyor. Zamana direnmesi için çok çaba sarf ettik. Tamiratı, tadilatı, bakımı hiç eksik etmedik. Hâlâ taş gibi sapasağlam.

​Erenköy’ün göbeğinde, iki katlı şirin yuvam… Yemyeşil çeşitli meyve ağaçları, sarmaşık gülleri, ortancalar, papatyalar, bilimum çiçekleriyle harmanlanmış mis kokulu güzel bahçem. Kurdun, kuşun sığınabileceği ender yaşam alanlarından. Etrafındaki yeşile hasret, sıralı duvarlar içinde hayat dolu bir vaha gibi. Görüntü kirliliğine, trafik gürültüsüne, egzoz gazlarıyla kirlenmiş duman grisi havasına karışmış kuş cıvıltılarının senfonisi eşliğinde; ahşap çardağımızda, üzüm salkımları altında ne sofralar kurulmuştu. ​Bizi etraftan soyutlayan sarmaşıklar kalabalıklar içinde bile mahremiyet sağlıyordu. Kana kana su içsem de yangınım sönecek gibi değil.

​Birkaç yıldır çevremizde mantar gibi biten on beş, yirmi katlı devasa blokların iç karartan koyu gölgesinde yaşama tutunan evim… İki katlı şirin mabedimi yerle yeksan edecekler. Yerine gökyüzüne ulaşmaya çabalayan, kâğıttan kuleler misali ruhsuz, kişiliksiz, lego tarzı binalardan birini inşa edeceklermiş. ​Planlanan bitiş zamanından sonra biz yine burada olacağız ama diğer onlarca yabancı aile ile birlikte. İki blok, yirmi katlı binalar inşa edeceklermiş. On beş  daire, iki dükkân bize vereceklerini duyunca eşim Rasim ve sevgili kızlarım Sevgi ve Sezen’in ağzı kulaklarına vardı. On beş değil, yüz daire bile verseler ne?

​Meyve ağaçlarımızın, kısıtlı gün ışınlarına rağmen köklerinden beslenip bize ikramda kusur etmediği bahçemi isterim. Ellerimle dikip büyüttüğüm kiraz, nar, kayısı, Trabzon hurması ve dahası… Ağaçlarımın telef olup gideceği düşüncesine bile dayanamıyorum. Onun yerine üç beş sıra çim halı, birkaç gül fidanını “peyzaj” diye yutturan para odaklı düzene direnmeye çok çalıştım. ​Bizimkiler, “Ne kadar gelenekçisin anne, çağa ayak uydurman gerekli. Kendini güncellemelisin,” derken onları manevi değerlerden yoksun büyütmediğimi çok iyi hatırlıyorum. Güzel kızlarım… İkisi de bu evde doğdu. Kökleri burada yeşerdi. Rahmetli dedeleri köşkümüzün bahçesinde, yaşlı kiraz ağacına salıncak kurmuştu.

Torunlarının evcilik oyunlarına onun gölgesinde eşlik etmişti. Nur içinde yatsınlar. Babaanneleri onları gezmeye panayıra, çayıra götürürdü. Döndüklerinde ellerinde ya elma şekeri ya da dondurma olurdu. ​Hele o ihtişamlı dökme demir bahçe kapımız… İki kişi zor iter, açardı. Kulak tırmalayan gıcırdayan sesle ağaçlardaki kuşları ürkütüp kaçırırdı. Bahçemize kim girse, “Bize gelenler var,” anlardık. Kızlarımın kınasını da rengârenk ışıklarla, grafon kâğıtlarından süslerle bu bahçede yaptık. Sevdikleri adamlarla yeni yuvalarına bu kapının önünden uğurlarken; sevinç ve hüzün dolu gözyaşlarıma canlı cansız her şey şahitlik etmişti.

​Keşke o zamanlar da şimdiki gibi video çekmek mümkün olsaydı. Belki hafızalarından silinmiş o hatıraları tekrar canlandırabilirdim. O zaman konfor uğruna evimizden vazgeçmek bu kadar kolay olmazdı. Geri kafalı değilim; geleneklerine ve anılarına bağlı olmak suç ise müebbet hapis cezası almaya razı bir mahkûmum diyelim.

​Kendince savunmalarına gelince, diyorlar ki “Aynı muhitte oturarak alışkanlığını kaybetmeden, düzenini bozmadan yaşamaya devam edeceksin; bu seni ürkütmesin.”

​Dile kolay… Yirmi katlı binada kırk çeşit insanla mı? Bu nasıl mümkün? Arkadaşlarımın apartman yaşamlarındaki zorlukları, kavgalı oldukları komşuları biliyordum.

Bizim evimiz kendi krallığımız, bahçemiz de ülke sınırımız gibiydi. İzinsiz kimse giremezdi.

​Müstakil hayattan ve mahremiyetten uzak yaşamayı kabul etmek için çok geç kaldım. Üstten koşan, kilim silken, müzik açan olmadan yaşamak alışkanlığım değil mi?

Altmışıncı yaş günümde tek dileğim, ölene kadar gelin geldiğim bu evde huzur içinde torunlarımı büyütmekti. Eşim Rasim emekli ikramiyesi ile iki oda bir salon başka bir daire almıştı. İnşaat bitene kadar orada oturmayı planlıyor. O kutu gibi apartman dairesine taşınmak, şimdiden içimi darlayan bir his veriyor. ​Ne kadar dirensem de kırk senelik eşimin kararının üstüne hükmetme şansım yok. Anne babasının yadigârı bu evden vazgeçmeye gönüllü bir adamı nasıl ikna edebilirim ki? Gözünü para hırsı bürüdü. Artık düşündüğü tek şey, sahip olacağı gayrimenkullerden elde edeceği gelir. Halbuki ne güzel, sessiz, sakin, huzurlu yaşantımız vardı. O müteahhit bir anda kapımızda boynuzlarını ve kuyruğunu gizlemiş şeytan gibi peydah oldu. Eşimin zihnini ele geçirdi, baştan çıkardı.

​Kızlarımın da iştahını kabarttı. Gelecekte sahip olacakları malın hesabını yaparak babalarını desteklemeleri hiç hoşuma gitmedi. Beni savaş alanında silahsız ve yalnız bir asker kadar çaresiz bıraktılar. Halbuki ikisinin de iyi işi ve evleri var. Hâli vakti yerinde. Bu mal biriktirip yığma hastalığına ne ara tutuldular, bilemiyorum. Ben idareli bir insanım, hiçbir şeyi israf etmem. Kızlar kime çektilerse… Rasim de müsrif biri değildi.

​Rahmetli kayınvalidemin yemek takımları hâlâ durur. Özel günlerde çıkarıp kullanır, sonra itina ile temizleyip konsola geri koyarım. Kızların resimli nevresimleri hâlâ durur. Torunlar geldiğinde misler gibi kokan o nevresimleri sererim. ​İstemeyerek de olsa taşınma hazırlığı için evi toplarken Sevgi’nin odasında, gömme dolapta nenesinin yaptığı bez bebeği buldum. Dördüncü yaş günü hediyesiydi. Öyle çok sevmişti ki takıntı hâline getirmişti. Onsuz uyuyamazdı. O an eski bir fotoğraf albümü karıştırırmış gibi gözümde canlandı. Onlarca anı sarmalı, kapalı kapılar ardından salınan bir sürü gibi; ardı ardına zihnime salındı. Hemen telefona sarıldım, oyuncağın fotoğrafını çekip Sevgi’ye attım.

​Mesaja cevabı oldukça soğuktu.

“Aman anne Allah iyiliğini versin. Onu da mı sakladın bunca yıl? Otuz sekiz yaşındayım ben. Varlığını bile unutmuştum,” dedi.

​O zaman anladım ki hiç kimse, eşim de dahil, bu evi ve hatıralarını benim kadar önemsemiyor. Burası onlar için dört duvar bir çatı… Hava şartlarından koruyan adi bir barakadan ibaretmiş. Benim duygularımı yok sayıyorlar. Maalesef çabalarım boşunaymış. Beyaz bayrağı çektim. Artık sevdiklerime direnmekten vazgeçtim. Mağlup oldum.

​Ah evim! İyi ve kötü günümde; acı, tatlı hayat yolculuğumda kadim dostumu kaybetmiş kadar hüzün içindeyim. Yapacak bir şey kalmadı. Zamanın acımasız çarkının devinimine barikat kurabilecek bir şey bulamadığım için seni maziye gömmeyi çaresizce kabul etmek zorundayım.

Affet beni!

​Sarmaşık güllerinden bir çelik hatıra alıp balkonumun bir köşesinde yaşatmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Dozer operatörünün ilk darbeyi vurduğunda hissettiği sadece iş. Tıpkı kurbanına keskin bıçağını sallayan kasabın acımasızlığı “meslek” olarak görmesi gibi. Oysaki benim bütün geçmişim, o kamyon kasasındaki molozlarla ebediyete uğurlanıyor. Birkaç dakika evvel en içten duygularımı hasat ettiler. Hiç bir kazanımı olmayan, kaybı büyük bir hasat…

​Elveda canım yuvam! Gençliğim, saflığım, mutluluğum, hüznüm, müjdelerim… Elveda! Mabedim.

Bu yazı sana ne hissettirdi?