Her aşkın bir ekin vakti vardır. İnsan bazen bir bakışla sürer gönlünün toprağını, bir sözle tohum düşürür içine; sonra ne zaman yeşereceğini bilmeden bekler. Sevda biraz da çiftçilik değil midir zaten? Toprağın altında ne olup bittiğini göremediği hâlde tohumu emanet eden çiftçi gibi, âşık da kalbinin karanlığına bir ümit bırakır. Yağmurunu bekler, güneşini gözler, ayazından korkar. Ve bilir ki bazı tohumlar başak, bazıları yalnızca hatıra verir.
Toprak ne garip bir sırdaştır. Kendisine verilen tohumu saklar; vakti gelmeden kimseye göstermez. Aşk da böyledir. İnsan, sevdiğini bazen yıllarca içinde taşır da kimse bilmez. Göğsünün altında görünmeyen tarlalar vardır; oralarda sarı başaklar rüzgâra eğilir, gelincikler kan kırmızısı açar, ayrılık kuşları ürkek ürkek havalanır. Dışarıdan bakıldığında yalnızca bir insan görürsünüz; oysa içinde harman döven atların yorgunluğu, orağın ağzında parlayan güneş ve saman kokusuna karışmış eski bir sevdanın teri vardır. Belki de aşkın en ağır tarafı budur: Ektiğinle biçtiğin hiçbir zaman birbirine denk gelmez. Bir ömür sadakat ekersin, bir avuç vefa bulamazsın. Gül ekersin, diken kaldırırsın. Bir “gel” sözü uğruna yıllarca yol beklersin, sonunda kapına yalnızca sonbahar gelir. Çünkü gönül tarlalarının hesabı dönümle yapılmaz. Orada mahsulün ölçüsü çile değil, nasiptir.
Hasat, aslında bir vedadır. Başak için toprağa, yaprak için dala, meyve için ağaca veda vaktidir. Olgunlaşan her şey, biraz ayrılığa yaklaşır. Bu yüzden sevdanın da hasadı hüzünlüdür. İnsan sevdiğinden ne toplar? Birkaç bakış, unutulmayan birkaç cümle, belki bir mendile sinmiş koku, belki de yıllar sonra bile hatırlayınca kalbin bir köşesini sızlatan küçücük bir gülüş… Koca bir aşkın harmanından bazen elde kalan yalnızca bunlardır. Fakat insan yine de eker. İşte aşkın akla meydan okuyan tarafı burada başlar. Geçen yıl doluya tutulmuş olsan da bu yıl yeniden tohum atarsın. Bir zamanlar yandığın o tarlaya yeniden girersin. Çünkü gönül, zarar hesabı tutan bir tüccar değildir. Onun defterinde kâr ile zarar aynı mürekkeple yazılır. Sevmiş olmak bazen kavuşmaktan daha büyük bir kazanç sayılır. İnsan, karşılığını alamadığı sevgiden bile bir şeyler devşirir: sabrı öğrenir, susmayı öğrenir, beklemeyi öğrenir; en çok da kendi kalbinin ne kadar derin olduğunu öğrenir.
Çocukluğumun hasatlarında başka bir telaş vardı. Güneş henüz dağların omzundan doğrulmadan tarlaya gidilir, öğle sıcağı alnımızda tuz olurdu. Biçilmiş ekinin kokusu başka hiçbir kokuya benzemezdi. Sanki toprak, bütün bir yıl sustuktan sonra o gün konuşurdu. Şimdi düşünüyorum da aşk da insanda böyle bir koku bırakıyor. Yıllar geçiyor, yüzler değişiyor, şehirler büyüyor, evler yıkılıyor; fakat bir vakit sevdiğiniz insanın hatırası, yeni biçilmiş ekin kokusu gibi ansızın çıkıp geliyor. Bir sokakta, bir türkünün ortasında, eski bir kelimenin kıyısında. Ve insan anlıyor: Bazı hasatlar ambarlara değil, hafızaya kaldırılır. Sevdiğimiz insanların bir kısmı ömrümüzden gider ama gönlümüzden gitmez. Onlar artık bir insan olmaktan çıkar; içimizde mevsime dönüşürler. Kimi bahardır, kimi zemheri. Kimi yağmurdur, kimi kuraklık. Bazılarıysa tam bir hasat vaktidir. Hem bereketlidir hem hüzünlü. Geldiklerinde bizi çoğaltır, gittiklerinde eksiltirler. Belki insan ömrünün kendisi de uzun bir ekimle kısa bir hasat arasındaki mesafedir. Çocuklukta hayal ekeriz, gençlikte aşk, orta yaşta sabır; yaşlandığımızda dönüp tarlamıza bakarız. Kim gelmiş, kim geçmiş; kime gölge olmuşuz, kim bizi susuz bırakmış; hangi sevdayı vaktinden önce biçmiş, hangisini ayaza teslim etmişiz… İşte o zaman anlarız ki hayatın gerçek mahsulü sahip olduklarımız değil, içimizde neye dönüştüğümüzdür.
Aşk da böyledir. Kavuşmak onun tek mahsulü değildir. Bazen kavuşamamak da bir hasattır. Çünkü bazı sevdalar düğünle değil şiirle tamamlanır. Bazı sevgililer eve değil mısraya gelir. Bazı eller ele değmez ama insanın bütün ömrüne dokunur. Ve bazı aşklar vardır ki biçildikçe çoğalır; hatırlandıkça yeniden başak verir. Ben bundan böyle sevdayı bir tarla gibi düşünüyorum. Kalbimin sürülmüş yerlerinde eski ayak izleri, kıyılarında unutulmuş türküler var. Kimi yerinde hâlâ yeşeren ümitler, kimi yerinde yıllardır su görmemiş çatlaklar. Fakat ne olursa olsun toprağı küstürmemek gerek. Çünkü insanın kalbi de toprak gibidir; üstüne ne kadar kış düşerse düşsün, derinlerinde mutlaka bahara sakladığı bir tohum bulunur. Günün birinde aşk yeniden gelirse ona ambarlar dolusu söz vadetmem. Bir avuç tohum veririm yalnızca. “Al,” derim, “bunu ikimiz ekelim. Yağmuru kaderden, güneşi Allah’tan bekleyelim. Başak verirse beraber biçeriz; vermezse toprağın hatırına yine severiz.”
Çünkü sevda biraz ekmek, biraz beklemek, biraz da eksilmektir. Ve insan sonunda şunu öğrenir: Herkes sevdiğini biçmez; kimi sevdiğine biçilir.

