İnsan, hayatı boyunca bir şeyler eker ve çoğu zaman bunun farkında değildir.
Bir sabah, aceleyle söylenmiş bir cümlenin tohumunu bırakır birinin kalbine. Bir çocuğun başını okşarken içine bilmediği bir korku eker. Bir dostluğun ortasına suskunluk serper. Bir evin duvarlarına yıllarca söylenmemiş sözler bırakır. Bazen de bütün bunların aksine, kimsenin görmediği bir yerde iyilik yetiştirir. Bir yabancının gününü güzelleştiren küçük bir gülümseme, unutulmuş birine uzatılan el, yıllar sonra bile hatırlanan bir cümle…
Sonra zaman geçer. Mevsimler değişir. İnsan, ektiği şeyleri unutur.
Belki hayatın en büyük yanılgılarından biri, ektiğimiz şeyleri yalnızca kendi ellerimizle biçebileceğimizi sanmaktır. Oysa bazı tohumların filizlenmesi için bizden başka insanların; yağmurlarına, başka hayatların güneşine, hiç tanımadığımız zamanların sabrına ihtiyaç vardır.
Ve bazı hasatlar, onları ekenin eline hiç ulaşmaz.
Bir ağacın gölgesinde otururken o ağacı kimin diktiğini düşünmeyiz çoğu zaman. Meyveyi yer, çekirdeğini toprağa bırakır ve hayatın bize ait olduğunu sanırız. Oysa bizden önce biri toprağı kazmıştır. Elleri kirlenmiş, tırnaklarının arasına toprak dolmuştur. Belki o ağacın büyüdüğünü hiç görememiştir.
Bazı insanlar da böyledir. Hayatımıza girerler, bir şey ekerler ve giderler. Büyüttükleri şeyi başkasının elinde görürler. Bir annenin çocuğuna öğrettiği sabır, yıllar sonra hiç tanımadığı bir insanın hayatında karşılık bulabilir. Bir öğretmenin sınıfta söylediği tek bir cümle, yıllar sonra bir öğrencinin başka bir çocuğa umut vermesine dönüşebilir. Bir babanın geceleri çalışarak kazandığı para, belki kendi hayallerini gerçekleştirmesine yetmez ama çocuğunun kuracağı başka bir hayatın ilk taşı olur.
Böyle zamanlarda insan şunu anlar: Her emek, sahibine dönmez ama bu, emeğin karşılıksız kaldığı anlamına gelmez. Çünkü hayat adil bir muhasebeci değildir. Kimin ne kadar verdiğini, kimin ne kadar aldığını defterine yazıp gecenin sonunda hesap çıkarmaz. Bazen yıllarca iyi davranan bir insan kötülükle karşılaşır. Bazen bütün ömrünü bir şeye veren biri, onun meyvesini başkasının topladığını görür. Bazen bir insan, hiç ekmediği bir tarlanın başında bulur kendini.
İşte en ağır hasat belki de budur. Ekmediğin şeyi biçmek…
Bize ait olmayan bir suçun ağırlığını taşımak. Bizden önce yaşanmış bir kırgınlığın bedelini ödemek. Aileden miras kalan suskunlukları sürdürmek. Başkasının korkularını kendi korkularımız sanmak. Hiç açmadığımız bir yaranın kanamasını durdurmaya çalışmak.
İnsan bazen kendi tarlasını temizlediğini sanırken, başkasının toprağında yıllardır büyüyen dikenleri sökmeye uğraşır. Ve yorulur. Çünkü bazı şeyleri biz seçmedik. Bazı evlere doğduk. Bazı cümleleri biz söylemedik. Bazı savaşları biz başlatmadık. Ama yine de enkazını biz topladık.
Hayatın tuhaf adaletsizliklerinden biri de budur. İnsan, bazen kendisinden önce ekilmiş bir kaderin hasadını yapmak zorunda kalır. Yine de bir yerden sonra elimize bir seçim kalır. Toprağı değiştirmek. Aynı tohumu yeniden atmamak. Çünkü insanın kaderi yalnızca kendisine bırakılanlardan ibaret değildir. Bir de bıraktıkları vardır. Belki gerçek özgürlük burada başlar. Bize verileni değiştiremediğimiz yerde, bizden sonrakine ne vereceğimizi seçmekte. Bir de dalında bırakılan meyveler vardır. Zamanında toplanmayan. Kimsenin el uzatmadığı. Olgunlaştıkça ağırlaşan ve sonunda kendi ağırlığına dayanamayıp yere düşen. İnsan hayatında da bazı şeyler böyledir. Söylenmeyen sözler. Yaşanmayan aşklar. Ertelenen özürler. Aranmayan telefonlar. “Bir gün,” denilerek geleceğe bırakılan bütün o küçük ihtimaller… İnsan her şeyi sonsuza kadar bekletebileceğini sanır. Oysa bazı şeylerin de bir mevsimi vardır. Bir cümleyi söylemenin. Bir kapıyı çalmanın. Birinin elini tutmanın. Gitmenin. Kalmanın. Affetmenin.
Bazen insan, meyvenin dalında çürümesini bekler ve sonra neden tadının buruk olduğunu sorar. Çünkü her bekleyiş sabır değildir. Bazı bekleyişler, yalnızca korkunun başka adıdır.
Yıllarca büyüttüğümüz şeylerin bize yabancılaşması ise hasadın en acı taraflarından biridir. Bir zamanlar uğruna uyumadığımız bir hayal, yıllar sonra omuzlarımızda taşımak istemediğimiz bir yüke dönüşebilir. Bir ilişkiyi korumak için gösterdiğimiz çaba, günün birinde bizi kendimizden uzaklaştırabilir. Bir mesleği yıllarca büyütürüz; sonra bir sabah aynaya bakıp, “Ben burada ne yapıyorum?” diye sorarız. Bir hayat kurarız. Sonra o hayatın içinde kendimize yer kalmadığını fark ederiz. Ne garip. İnsan bazen kendi elleriyle büyüttüğü ağacın altında boğulur. Gölgede kalmak için diktiği ağacın kökleri evinin duvarlarını çatlatır. Ve o zaman, yıllarca “emek verdim” diye savunduğu şeyden vazgeçmenin ihanet olduğunu düşünür. Oysa bazı hasatlar, toplamak değil; bırakmaktır. Bazı tarlaların sürülmesi gerekir. Bazı köklerin sökülmesi. Bazı dalların kesilmesi. Çünkü her büyüyen şey iyi değildir. Her çoğalan şey bereket değildir. Bazen insanın kendini kurtarması için yıllarca emek verdiği şeyi terk etmesi gerekir. Bu, başarısızlık değildir. Belki de ilk kez kendi toprağını seçmektir. Sonbaharı bu yüzden severim. Ağaçların kaybettiği yaprakları izlerken bunun bir ölüm değil, bir hazırlık olduğunu hatırlatır bana. Toprak, bütün yıl boyunca aldığı şeyi geri verir. Meyveler toplanır. Dallar hafifler. Tarlalar sessizleşir ve insan, yıl boyunca yaptığı her şeyin ortasında durup geriye bakar.
Ne ektim?
Neyi büyüttüm?
Neyi büyütürken kendimi kaybettim?
Hangi meyve dalında kaldı?
Hangisi yere düştü?
Hangisini başkası topladı?
Hangisini hiç ekmediğim hâlde taşımak zorunda kaldım?
Belki de hasat, bütün bu soruların cevaplandığı mevsimdir. Fakat hayat bize her zaman beklediğimiz ürünü vermez. Bazen bir avuç buğday beklerken elimizde yalnızca kuru başaklar kalır. Bazen yıllarca suladığımız bir bahçede tek bir çiçek açmaz. Bazen hiç ilgilenmediğimiz bir yerde, hiç beklemediğimiz bir güzellik büyür ve belki, hayatın bütün sırrı burada saklıdır. Ne ektiğimizi her zaman seçemeyiz. Ne biçeceğimizi de ama toprağın bize bıraktığı şeyle ne yapacağımız hâlâ bizim elimizdedir. Kimi zaman avucumuzdaki acı bir meyveyi tadıp onu yutarız. Kimi zaman çekirdeğini çıkarıp başka bir toprağa gömeriz.
Kimi zaman da ilk kez anlarız. Bazı meyveler yenmek için değil, bir daha aynı ağacı yetiştirmemek için vardır. Sonra ellerimizi toprağa sokarız. Yeni bir mevsim başlar ve insan, bütün kayıplarına rağmen, yeniden eker. Çünkü belki de insanı insan yapan şey, her hasattan sonra elinde ne kaldığı değil; bir sonraki bahar için hâlâ avucunda tohum taşıyabilmesidir.

