Kadın marketteki sebze reyonunda kırmızıbiber seçmeye çalışıyor. Biberler yamuk yumuk, her biri kafam kadar denilen cinsten. Alıp alıp bırakıyor yerine… Öne doğru kapanmış kambur bedeniyle emektar çalışan, kadının yanında bitiyor. Kapya biber yığınını elleri ile yararak, “Altlara bakın, alttakiler daha küçük. Son hasat bunlar,” diyor. Siyahlar giymiş, dolgun yüzlü, orta yaşlardaki başörtülü kadın minnettar bir gülüş atıyor, “Ben de nasıl seçeceğimi bilemedim, teşekkür ederim,” diyor, nazik ve çekingen…
Pakize alışverişini tamamlıyor, aldıklarını tartmaya gidiyor, Mehmet Bey tartının başında.
“Ben de yeni taşındım mahalleye,” elindekileri uzatıyor.
“Anladım.” Tarttıklarını sepete koyuyor.
“Anlaşılıyor demek.”
“Yılların tecrübesi…” Tartma işini tamamlıyor Mehmet Bey.
Pakize teşekkür ediyor, kasaya yöneliyor. Elinde poşetlerle marketten çıkıyor. Yürürken telefonu çalıyor. Panik yapıyor açmak için ama vazgeçip devam ediyor yoluna. Yolun karşısına geçip köşeyi dönüyor. Tek tük ağacın bulunduğu sokakta, dut ağacının yanı başındaki beyaz apartmanın önünde duruyor. Soluklanıyor. Sonra apartmana giriyor. Eve girdiğinde telefon tekrar çalıyor, elindeki poşetleri yere bırakıyor. Ekrana bakınca yüzü gölgeleniyor, telefonu kolilerin üstüne koyuyor, çalmaya devam ediyor. Açmıyor.
Üstünü çıkarıyor, mutfağa geçiyor. Mutfak penceresinden süzülen ışık huzmesiyle toz zerrecikleri oynaşıyor. Kulağı telefonda, bir daha çalar mı diye. Dolaptan dün yerleştirdiği tencerelerden birini çıkarıyor, ocağın üstüne koyuyor.
Ertesi gün yine markete gidiyor, “Günaydın,” diyor içeri girerken. Mehmet Bey sebze ve meyveleri yerine yerleştirmekle meşgul, oralı olmuyor. O kahvaltılıklara yöneliyor. Peynir, zeytin, ekmek alıp çıkıyor marketten.
Mehmet Bey arkasından bakıyor. Neden taşınmıştı ki buraya, nereden gelmişti? Yalnız mıydı, bir ailesi var mıydı?” Dudak büküyor. “Herkes senin gibi yalnız olacak değil ya koca Mehmet!” Sonra evdeki annesi geliyor aklına, “Yalnız değilsin anan var…” Annesini düşünüyor, genç yaşta dul kaldıktan sonra onlara kol kanat geren o Anadolu kadınını… Minnet doluyor içi. “O seni her zaman destekledi. Sen hep gitmek istedin ama gidemedin. Terk edemedin alıştığın düzeni, ana ocağını. Otuz yıldır bu markettesin işte!” derin bir iç çekiyor.
Marketin müdürü sesleniyor, “Mehmet abi mal geldi! O tarafa bak kurbanın olayım.”
Kamyonetin geri vites sesi çınlıyor marketin içinde. O lafı ikiletmeden, kendisinden beklenmeyen hızla, küçük ve sık adımlarla kapıda bitiyor. Kamyonetin yanaşmasını bekliyor.
Gün hızlı geçiyor o gün, akşam saatleri… Uzun süredir görmediği genç giriyor içeri. Mehmet Bey, onu gördüğüne memnun hissediyor. “Yaşlandıkça duygusallaştın Mehmet,” diye söyleniyor kendine. Kasap reyonuna gittiğini görüyor gencin. “Görmeyeli çok şey değişmiş; dondurulmuş yiyecek yerine yemek pişirecek anlaşılan,” diye mırıldanıyor, dudaklarında alaycı bir gülümseme. Genci izlemeyi bırakıyor. Gel gör ki o, birazdan elinde ikili kadeh paketiyle önünden geçiyor. “Anlaşıldı, sevgili edinmiş kerata.” Kendini gülerken yakalıyor. O marketten çıkıp gözden kaybolurken Mehmet Bey de ciddileşiyor.
Pakize sabahın erken saatlerinden beri evin içinde koşturuyor. Son koliyi de nihayet boşaltıyor. Eline bir fotoğraf çerçevesi geçiyor, parmakları hüzünle geziniyor üzerinde. Eşi, oğlu, kızı ve kendisi… Mutlu günlerden, diye düşünüyor. “Yok, bu film repliğiydi,” diyor, acı bir tebessümle.
Fotoğrafa bir daha bakıyor. “Biz ne zaman mutlu olduk ki?”
Sonra yüzünde tatlı bir gülümseme beliriyor. “Oldum elbette. Oğlum, kızım doğduğunda, onları kucağıma aldığımda…”
Bir çay içsem, diye geçiriyor içinden. Yorgun hissediyor. Salondaki tek kanepeye kalkıp gidecek hâli yok. O anda telefonu çalıyor. “Bismillahirrahmanirrahim,” deyip, güçlükle kalkıyor oturduğu yerden.
“Daha erken değil mi böyle ahlayıp ıhlamak için Pakize!” diye söyleniyor kendine.
Uzun uzun çalan telefona son anda yetişiyor. “Kızııım.” Gülerek açıyor telefonu. “Sağ ol. Allah razı olsun yavrum. Senin eşin, çocukların var kızım. Nasıl gelirsin buralara? Uzak burası. Sabah bir ara abin geldi sağ olsun. Elektrik, tamir işlerini yaptı, gitti. Oyy, kuzularımın sesi geliyor. Daha şimdiden özledim onları. Tamam, hadi sen çocuklarına bak.”
Telefonu kapatırken yüzü gölgeleniyor. Dolgun yüzü, pembe yanakları solup gidiyor bir anda. Gözü duvardaki saate takılıyor. “Eyvah, namazı kaçıracağım,” deyip koşuyor, biraz önce ıhlayan o değilmiş gibi….
Ertesi gün, usul usul yağan yağmur altında, şehrin koşturmacası başlıyor. Okula yürüyerek giden çocuklar, gözleri kısık, bedenleri büzülmüş, hızlı adımlarla yürüyorlar. Arabaların ve okul servislerinin yağmur damlalarında kırılan far ışıkları, ağaçlardan dökülmeye başlayan yapraklar, sonbaharın geldiğinin habercisi. Her yer ıslak. Caddeler, sokaklar şırıl şırıl… Marketin kepenkleri yeni açılmış. Mehmet Bey haki yeşil montuyla ağır aksak kapıdan içeri giriyor. Beş dakika sonra marketin tişörtü ve önüne bağladığı önlükle, sebze meyve reyonunu düzenlemeye, yeni kasaları yerleştirmeye başlıyor.
Üst komşuyu görüyor, başıyla selamlıyor.
“Bugün menemen yapacağım Mehmet abiii, son menemenler,” deyip kıkırdıyor kız.
O, “Tam zamanı,” deyip gülümsüyor. Bir an mis gibi menemen kokusu geliyor burnuna. Çocukluğunda tarla taban sahibi oldukları zamanlar… Annesi, babası, kardeşleri tarlayı ekip biçer, şehre getirip satarlar, tarladan topladıklarını oracıkta pişirip yerlerdi. Ne mutluluktu ama… Sonra bir şehir özentisi, okul hevesi derken kendilerini şehirde buldular.
Pakize giriyor kapıdan, “Günaydın!” diyor. Bu sefer o Mehmet Bey’in yanında bitiyor. Mehmet Bey uykusundan uyanır gibi bakıyor bir an sonra, “Günaydın,” diyor göz göze gelmeden.
“Aldığım biberler çok güzelmiş, teşekkür ederim.”
“Afiyet olsun.”
“Yeni taşınılan evde eksik bitmiyor. Koştur koştur gelmek zorunda kaldım. Çamaşır suyunu unutmuşum,” raflara bakıyor.
“Kimse yok muydu göndereceğiniz?” Mehmet Bey tutuk boynunu çeviriyor Pakize’ye doğru.
“Yok,” deyip mahzunlaşıyor Pakize, “Ah, var elbette. Bir kızım, bir oğlum, üç de torunum var. Onlar kreşe başlayınca, ben de buraya taşındım. Uzak biraz. Öyle gerekti…” Kısa bir sessizlik oluyor.
“Yerleştiniz mi?”
“Allah’a şükür. Çok eşyam yok zaten, son bir temizlik.”
“Kolay gelsin.” Belli belirsiz gülümsüyor ve tartıya yöneliyor Mehmet Bey. Var bir sıkıntısı… Ama kadın başına, alıştığı, belki de doğup büyüdüğü mahalleyi, çocuklarını bırakıp, uzak dediği buralara gelebilmiş. Onun cesaretine hayran kaldığını fark ediyor, bu hoşuna gitmiyor, suratı asılıyor.
Gözü feracesinin altından görünen Pakize’nin ayakkabılarına takılıyor. Yeni boyanmış… Bu zamanda ayakkabı boyayan kaldı mı? diye geçiriyor içinden. Nerede olsa anlardı boyanan ayakkabıyı. Her çeşit, her seviyeden insanlar uzatırdı ayakkabılarını önüne. Sandığından seçerdi boyaları. Özenle boyar, kucağındaki fırçası ile bir güzel parlatırdı. Müşterilerin hikâyelerini merak eder, ayakkabılarından tahmin etmeye çalışır, oyun oynardı.
Pakize çamaşır suyunu alıyor, ödeyip çıkıyor marketten. Telefonunun mesaj sesiyle irkiliyor. Gelen mesaja bakıp bakmamakta tereddüt ediyor. “Önce eve varsam iyi olur,” deyip, yola koyuluyor. Tahmin ettiği kişi mi? Kalbinin sıkıştığını hissediyor, eli göğsüne gidiyor, adımları hızlanıyor.
Eve girdiğinde nefes nefese… Telefona bakıyor. Evet o!
Titreyen elleriyle mesajları okuyor, “Nasılsın merak ettim, neden bana söylemedin taşındığını? Neden torunlarını, çocuklarını bırakıp gittin?”
“Sanki çok uzağa gitmişim!” Öfkeyle fısıldıyor, sinirle başörtüsünü söküp alıyor başından.
Bir mesaj daha geliyor, irkiliyor, dönüp kapıyı kilitliyor, mutfağa geçiyor.
Sandalyeye bırakıyor kendini. “Senden kurtulmak için Mahmut Efendi, boşandığımızı kabul et,” diye dişlerinin arasından tıslıyor. “Yok geçiyordum uğradım, yok bir ihtiyacınız var mı?” “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye Mahmut Efendiii!” sesi duvarda çınlıyor.
Çok mu istemişti sanki buraya taşınmayı? Elleri zangır zangır titriyor. Aylardır tuttuğu gözyaşları, şimdi yağmur gibi dökülüyor gözlerinden. Gözü masadaki bardağa takılıyor. Bardağı kaptığı gibi savuruyor yere. Zemine çarpan cam bardak tuz, buz oluyor. Çarpmanın şıngırtısı yankılanıyor boş duvarlarda.
Bir mesaj daha geliyor… Bu sefer cevap yazıyor.
“Torunlarım kreşe başladı. İhtiyaçları olursa giderim.”
“Çok burnunun dikine gidiyorsun!”
Telefonu kapatıyor. Başını tutuyor. Ağrıyor başı, çok ağrıyor. Uyumaya mı gitse, dışarı mı atsa kendini? Durup kapıya bakıyor. Başörtüsünü bağlayıp, evden çıkıyor.
Apartmanın kapısına geldiğinde duraksıyor, eli başına gidiyor, öylece bekliyor.
Ne kadar beklediğini bilmiyor. Birkaç saniye, birkaç dakika… Sonra örtüsünü, usulca başından sıyırıp omuzlarına indiriyor. Ağaçta kalan kurumuş son dut yere düşüyor.
O adımını yola atıyor…
“Önünde, yalnız başına yürüyeceğin bir yol var artık Pakize!” diyor kendine. Nereye gideceğini bilmeden yürüyor, markete doğru yürüdüğünü fark ediyor. Tek bildiği yer. Mehmet Bey’i düşünüyor. İki çift laf ettiği tek insan… Buruk bir gülümseme beliriyor yüzünde. Farkında olmadan nasıl da bağ kurmuşsun elin adamıyla…
O sırada Mehmet Bey, komşudan gelen telefonla telaşla ayrılıyor marketten. Neyse ki dolmuş hemen geliyor. Yol bitmek bilmiyor, içi sıkılıyor, anasını merak ediyor. Dolmuştan iner inmez koşar adımlarla yürüyor. Eve vardığında komşusu açıyor kapıyı, sessizce önünden çekiliyor. Yetişememiş… “Anacım!” diyor, “Anacııımmmm!” Yıllardır ilk defa haykırıyor. Çöküyor, yatakta yatan anasının cansız bedeninin yanına. Hıçkırıklar kursağına gelip takılıyor, çıkmıyor. Gözyaşları sel olmuş, sessizce akıyor yanaklarından.
Bir hafta geçmiş üstünden. Giden gitmiş, kalan kalmış…
Mehmet Bey, markette tartının başında, ölçüp tartıyor. Anası da gitmişti, yapayalnızdı artık. Şimdi ne yapacaktı? Tutunduğu dal, sorumluluğunu duyduğu tek insan! Ne kalmıştı elinde? Bunca yıl ne için yaşamıştı? Hayalleri, özlemleri… Korktun be Mehmet, kabul et… İçinde yükselen öfkeyle başını sıvazlıyor.
Pakize giriyor kapıdan gülümseyerek, “Günaydın!” diyor herkese. Mehmet Bey bu sefer gerçekten duymuyor.
Pakize ona doğru ilerliyor. Duruyor önünde.
“Başınız sağ olsun, annenizi kaybetmişsiniz.”
Mehmet Bey belki de ilk defa, onun yüzüne bakıyor. Mahzunlaşıyor. “Sağ olun, dostlar sağ olsun.”
Pakize susuyor. Diyecek başka bir söz bulamıyor.
“Kolay gelsin,” deyip uzaklaşıyor.

