Kelekçi’de yaz yalnızca bir mevsim değil; güneşin altında sararan tarlaların, toprağın kokusu ve akşam serinliğinde uzayan sohbetlerin hoş sedasıydı.
Kavurucu bir yaz sabahıydı. Yaz demek köye gitmek demekti. İki kardeş anneleriyle birlikte köye, anneannelerini ziyarete geldiler. Anneanne güleç yüzlü, kar beyazı pamuk saçlı, tonton bir kadındı. Kızlar peşinden ayrılmazdı. Anneanneleri her zamanki gibi erkenden kalktı. İlk iş ağıla indi. Onu gören kuzular hemen meleşmeye başladı. Aç karınlarını bir güzel doyurdu. Kuzular keyifle zıplamaya başladı.
Anneanne torunlarının uyandığını görünce şöyle seslendi. “Hadi bakem, bugün iş çok gari! Buğde tarlasına gircez. Düşün ardıma.” İki kardeş anneanneleriyle birlikte buğday tarlasına doğru yola çıktı. Hasat vakti gelmişti. Tarla göz alabildiğine sapsarıydı. Öyle bir sarılık ki güneş gibi parlıyordu. Bu tarla kiminin iş kapısı olsa da onlar için eğlenceli bir yer hâline gelmişti. Ellerinde oraklar, gözleri anneannelerindeydi. Nasıl bu kadar hızlı biçiyordu, anlam veremiyordu kızlar. Onlar da öyle hızlı yapmak için can atıyordu. İşte başladılar buğdaylara orak darbeleri indirmeye…
Daha çok geçmeden elleri acımaya başlamıştı bile. Ama pes etmeden devam ediyorlardı. Balya yapmayı öğrenmek istiyorlardı. Birbirleriyle âdeta yarışıyorlardı. En güzel balyayı kim yapacaktı? Ağustos sıcağı kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Fakat kızlar sıcağa aldırmadan emin adımlarla, anneannelerine bakıp buğdayları balya şekline getirmeye çalıştılar. Tam yapamasalar da anneanneleri, “Bet güze yaptı benim kızlarım!” diye sevinçle haykırdı.
O sırada dayıbaşının sesi yankılandı. “Paydooos! Ekin yerinde. Yımık yiyiveren.”
Dayıbaşı; güneşten teni kavrulmuş, elinde değneği, başında şapkasıyla yıllardır süregelen işini ciddiyetle yapan birisi. O gün de yemek vaktini duyurup günü kapatmanın mutluluğu içindeydi.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı. Gerçekten acıktıklarını fark ettiler. Tam tarladan çıkacakken bir de ne görsünler, kocaman bir kaplumbağa ekinlerin içinden geliyordu. Kızlar kaplumbağayı hemen sevmek istese de anneanneleri yarı şaka yarı ciddi bir şekilde, “Ellemen onu! Elinizde, yüzünüzde çiller çıkar,” dedi. Kızlar bunun üzerine başladılar kıkırdamaya. “Çok güzel bir kaplumbağa ama nasıl sevmeyelim?” Anneanneleri torunlarına kıyamayıp başıyla onay verince azıcık dokunup hemen çıktılar tarladan. İki kardeş evin yolunu tuttu. Bir yandan başakları bir yandan kaplumbağayı düşünerek, olan biteni annelerine anlatmak için sabırsızlanıyorlardı.
Hasat dönemi böyle güzel ve bereketli geçmişti. Çocuklar o yazı ve başak veren buğday tarlaları hafızalarından hiç silmemişti. Çünkü emeğin kıymetini, bir olup işlerin üstesinden nasıl gelindiğini anlamışlardı.
Hayat o zamanlar onlar için, o tarla sarısı kadar parlak… Anneanneleri kadar sıcak, sevecen… Kalpleri pır pırdı. Hasat ki bizi bir araya getirdi. Hasat ki uzun bir yolculuk… Sonu berekete açılan emeğin serüveni.

