Meram, Konya’nın yeşil doğası yazın bile esen rüzgârları, yemyeşil üzüm bağları, baharda yeşeren ovalarıyla, akarsularıyla yaşaması güzel bir köydür.

Köy halkı çok çalışkan ve birbirlerine bağlı insanlardır. Topraklarını ekiyorlar, işliyorlar ve elde ettikleri ekinleri satarak geçimlerini sağlıyorlardı. Bu köyde yaşayan çalışkan halkın çok sevdikleri bir Ahmet ağaları vardı. Ahmet ağa bazen çok disiplinli, bazen de köylülerle bir olan, onları rahat ettirmek için birlikte çalışma kararları alan, adil bir insandı.

Hem saygı hem de sorumluluk alan köylüler onu çok severlerdi. Ahmet ağanın iki kızı ve bir oğlu vardı. Eşiyle köyde yaşıyordu. Ağanın çocukları başka şehirlerde okumak için yıllar önce evlerinden ayrılmışlardı.

Ahmet ağanın oğlu Hüsnü, üniversitede ziraat mühendisliği okuyordu. Okulu bitirip köyüne dönmek, babasına ve köy halkına daha iyi tarım yapmaları için yol göstermek, en büyük hayaliydi.  

Üniversitede kendine çok güzel eserler aktarabildiği bir seramik kursuna devam ediyordu. Hocası Filiz Hanım ona fayda sağlayan bir sanat dalıyla uğraşmasını ve başarılarını takdir ediyordu. Hüsnü, hocası Filiz Hanım’ı çok seviyordu. Okul bitince ayrılmak onu üzüyordu. İyi anlaşıyorlardı, ortak yanları fazlaydı.

Ahmet ağa bir gün aniden rahatsızlandı. Ailesi hemen onu Ünlü Üniversite Hastanesi’ne götürdü, tüm tetkikler ve incelemelerden sonra akciğer kanserinin son aşamasında olduğunu üzülerek açıkladılar. Ahmet ağanın eşine ve çocuklarına isterse tedavi seçeneklerini deneyebileceklerini söylediler.

Ama Ahmet ağa, “İstemiyorum. Kalan zamanımı köyümde, sevdiklerimle ve ailemle birlikte geçirmek istiyorum,” diye dile getirince, bu isteğini geri çevirmeyip evlerinin yolunu tuttular.

Bu arada Hüsnü okulunu bırakıp aile ocağına geri dönmüştü. Babasını ve annesini bu zor günlerde yalnız bırakmak istemiyordu. Köy idaresinin ve yapılacak ekim işlerinin başına geçip, babasının eksikliğini zaten çok üzgün olan köy halkına hissettirmek istemiyordu.

Bir akşam ailesiyle toplanıp neyin nasıl yapılacağına, kimlerden yardım alabileceklerini konuştular. Köyün ihtiyar heyetini de toplayıp, Hüsnü bu işleri yapmaya gönüllü olduğunu ancak yardımlarını beklediğini söyledi. Köy halkının geçimlerini sağlamak için buna mecbur olduklarını rica etti heyetten.

Köy halkı hem ağalarına çok üzülüyor hem de geçimlerini nasıl sağlayacaklarını düşünüp dertleniyorlardı. Karar verilmişti en sonunda. Hüsnü üniversitedeki öğrenimini bırakıp işlerin başına geçecekti. Babası Ahmet ağa da tedavisi için evinde istirahate devam edecekti.

Hüsnü son senesinde çok sevdiği okul arkadaşlarından, severek yaptığı seramik atölyesinden ve Filiz hocasından ayrılacağı için üzgündü ama yapması gereken buydu.

Hüsnü köydeki koşuşturmacaya, ekinlerin ekilip biçilmesine ve hasatın bitimine kadar olan süreyi başarıyla hâlletmişti. Çok yardım almıştı büyüklerinden. Üniversitede ziraat okuduğu için de tarımın daha verimli olmasına katkısı büyüktü.

Köyde her şey yerine oturmaya başlamıştı yavaş yavaş. Verimli bir kış mevsimi geçirdiler, ürünleri boldu ve bunların satışı da çok başarılı olmuştu. Köy halkı sıkı çalışmanın ve fedakârlıklarının karşılığını almaktan çok mutluydu.

Bahar gelmişti; köy yemyeşil otlakları, çiçek açan ağaçlarıyla, suların coşarak aktığı akarsularıyla cennetten bir köşeydi âdeta. Ama Hüsnü’nün babasının hastalığı çok ağırlaşmıştı. Bir gece tüm uğraşlara rağmen Ahmet ağalarını kaybettiler. Ailesi ve köy halkı çok büyük bir yastaydı. Çok sevdikleri ve saydıkları ağaları artık yoktu.

Tarlalar bir sonraki ekin için nadasa bırakılmıştı, köy halkı diğer işlerini yapmaya başlamışlardı, kışa hazırlık yoğun geçiyordu.

Hüsnü bu ara dönemi kendisine arada kaçıp çok sevdiği seramik atölyesine gidiyordu. Köyde kendisine küçük bir seramik atölyesi kurmuştu dönünce, işler çok zor geldiğinde zihnini yaptığı birbirinden güzel seramiklerle tazeliyordu. Zamanla da bayağı ilerlemişti; yaptığı eserlerin bir benzeri yoktu.

Sonbahar gelmişti artık; tarlalar yağacak yağmurları bekliyordu, tarlalar sürülüp tohumlar ekilecekti.

Ama zaman su gibi akıp gidiyor, kuraklık kendini iyice hissettiriyordu. Köylü tedirgindi. Erkekler ve kadınlar ailelerini geçindirebilmek için gelecek korkusu içindeydiler. Ekinler olmazsa satacak bir şeyleri, kazanacak paraları olmayacaktı ellerinde.

Yaşlı köylüler yağmur duasına çıkmayı planlamışlardı, tüm halk da onlarla birlikte bu duaya katıldılar. Ama günler geçiyordu ve su yoktu, olan nehirler bile kurumaya başladılar.

Köy halkı yavaş yavaş köyü terk etmeye başlamıştı; civar köylerde iş bulan ya da şehirde iş bulmaya gidenler oluyordu.

Annesi de arada diyordu, “Ben de kızlara taşınayım,” diye. Hüsnü ve köy ihtiyar heyeti de çare arıyorlardı bu köye.

Böyle günlerden bir gün, Filiz hoca öğrencileriyle Konya gezisine çıkmıştı. Hüsnü’yü de görüp yaptıklarını öğrenmek ve sohbet etmek istiyordu.

Hüsnü’yü köyde seramik atölyesinde çalışırken buldu. Hüsnü Filiz’i görünce hem çok şaşırdı, hem de memnun oldu. Filiz’e ve öğrencilere atölyeyi gezdirdi ve yaptığı eserleri gösterdi önce. Filiz çok beğendi yapılan seramikleri. “Bayağı ilerletmişsin, eşsiz görünüyorlar, hayran kaldım,” diyerek Hüsnü’yü tebrik etti.

Hüsnü, Filiz’e köye döndüğünden beri yaşadıklarını, zorlukları, ailesinin geçirdiği büyük üzüntüleri, köyün kuraklıkla nasıl başarabileceklerini hâlâ çözemediğini anlattı. Rahatlamıştı. Çok yalnız hissediyordu.

Filiz uzun uzun dinledi, bu arada aklına çok iyi bir fikir gelmişti. “Hüsnü, seramik işi için bir fabrika kurup, köye yeni bir soluk, bir iş kapısı yapabilirsin. Yaptığın ürünleri yurt içi ve yurt dışı pazarlayabilir, köyünü ve halkı bu çaresizlikten başarıyla çıkarabilirsin. Eğer istersen seninle birlikte seve seve bu işleri birlikte yapar ve inşa ederiz,” deyince Hüsnü, bir çıkış kapısı ve hayallerin gerçeğe dönüşmesi fikrini çok sevdi ve Filiz’e sarılıp, “İyi ki geldin, sen olmasan tek başıma bu büyük köyün hayatını kurtaracak bir iş bulamazdım,” dedi. Nasıl teşekkür edeceğini bilemiyordu.

Hüsnü hemen köyün karar vermesi için toplanmalarını istedi. Herkes bu büyük kararın ne olduğunu merakla bekledi.

Kararını açıkladı Hüsnü. “Önce biraz zorlanacağız ama tek çıkış kapımız olabilir, tekrar işe ve gelir kaynağına sahip olabiliriz. Bu bereketli köyü terk etmek zorunda değiliz,” diye halka ve ihtiyar heyetine açıkladı.

Tüm gece konuşup tartıştıktan sonra artık karar verilmişti. Başlanacaktı bu sonu belli olmayan ama belki yeni bir kapının açılışının iyi olacağına inanılan bu yola.

İlk önce Hüsnü ve Filiz seramik fabrikasının kuruluşu için mühendisler getirtti; planlar çizildi, yazıldı. Sonra fabrikanın yapılacağı büyük alanlar belirlendi, su kuyularının yerleri belirlendi.

Makine ve ekipmanlar fabrika sahasına, konteyner ve tırlarla ulaştırıldı. Köyden ve civar köylerden birçok işçi fabrikanın yapımında ve makinelerin kurulumunda canla başla çalışmışlardı.

Aylar sonra fabrika seramik yapımına başlayacaktı. Açılışa herkes coşkuyla katıldı. 

Hüsnü ve Filiz fabrikanın işleyişinden idare ekibine kadar özenle, her işle ilgilendiler. Pazarlama ekibi, çıkan her bir ürünün kusursuz şekilde müşterilere ulaştırılması için çalışıyordu. Köy halkı artık umutluydu; gidenler geri geliyor, köy kadınları da burada iş buluyor, ailelerine katkı sağlıyorlardı.

Tüm bu koşuşturmalar sürerken Hüsnü ve Filiz daha da yakınlaşmıştı. Sevgileri derin duygulara dönmüştü.

Filiz artık bu projedeki görevinden çekilmek zorundaydı. Öğrencilerini ve okulunu öylece bırakamazdı. Hüsnü’ye bunu açıkladığında çok üzüldü, “Sana burada çok ihtiyacım var. Artık seni bırakmak istemiyorum, bu geçen zamanda sana olan sevgim daha da büyüdü, benimle evlenmeni ve burada kurduğumuz, gurur kaynağımız fabrikamızı daha ileri taşımamızı istiyorum,” diye Filiz’e açıklayınca Filiz de duygularında yalnız olmadığını gördüğüne çok sevinmişti.

“Ben bir okula gideyim, oradaki öğrencilerim ve hocalarımla görüşüp karar vermen lazım,” diye söyledi. Filiz okula tekrar dönmüştü. Herkesle bir bir konuşup olanları ve yapmak istediklerini açıklayınca ayrılmasına karşı çıkmadılar. Ama öğrencileri arada ziyaret edip görüşme sözü de almayı ihmal etmediler Filiz hocalarından.

Köyde her şey hızla gelişiyor, hayatlarına yepyeni bir soluk oluyordu. Hüsnü bir yıl öncekinden çok farklıydı artık. Babasından devraldığı bu güzel köyü ve halkını yalnız bırakmamış, onlara bir umut olmuştu. Babası onunla gurur duyardı, bundan emindi.

Annesi ve kız kardeşleri de Hüsnü’nün Filiz’le evlenmesi için düğün hazırlıklarına başlamışlardı bile. Büyük kazanlar kurulmuş, odun ateşinin üzerine oturtulmuş, kuzular kesilmiş, çeşit çeşit yemekler, salatalar ve tatlılar hazırlanmaya başlanmıştı.

Çadırlar bir gelin gibi süslenmişti; her yer çiçeklerle donatılmış, ışıklar her yeri aydınlatmaya başlamıştı. Akşam olduğunda Filiz, bembeyaz gelinliğin içinde bir melek gibi güzeldi. Hüsnü de çok heyecanlıydı. Birlikte düğün yerine geldiklerinde  kalabalık, mutlu gülen yüzlerle ve alkışlarla onları karşıladılar.

Bu iki genç insan yaşadıkları kötü olayları, gelecek korkularını aşmayı başarmışlar, köy halkını yeniden geçim kaynaklarına kavuşturmuşlardı.

Artık sona gelindiğini düşündüklerinde yeni başlangıçlara açılan bir kapı olacağını göstermişlerdi. Büyük bir varoluş hikâyesini de birlikte başarmışlardı.

Bu yazı sana ne hissettirdi?