Bir tohumla başlar bizim hikâyemiz. Bu dünyaya bir can katmaya niyetli iki gönlün birleşmesiyle, toprağa atılır gibi düşer ilk can tohumumuz, annemizin yumuşacık yatağına.
Sonrası bekleyiş; sabırla, umutla ve emekle…
Daha mercimek tanesi kadar bile değilken güçlü atan kalbimizle meydan okuruz âdeta tanışacağımız dünyaya.
Bedenimizin etrafını saran tenimiz, bizi dış dünyadan koruyan bir kabuk gibidir. Zaman geçtikçe o kabuğun içinden çıkmaya, kendi dünyamızı kurmaya başlarız.
Toprağın bağrına basıp büyütmesi gibi anne de yavrusunu bağrına basar, emekle sabırla büyütür. Nihayet hayata kucak açma zamanı geldiğinde, koparız o korunaklı yuvamızdan.
Tohum filizlenmiş, bağ vermiş, toprağın dışına çıkmıştır bir kere. Artık meyve verme zamanı gelmiştir.
Fidanın yeşermesi gibi biz de büyüdükçe içimizde binlerce duygu yeşertiriz. İlk tanıdığımız duygu korkudur. Canımızı kattığımız dünya mıdır büyük olan, yoksa korkularımız mı, bilemeyiz. Belki de fidanın güçlenmesi için dalının titremesi gerekir.
Biz de zamanla öğreniriz hayatta kalmanın ve bu dünyada “Ben de varım,” demenin yollarını.
Hayat da tıpkı bir tarla gibi. Bazen toprağımızı sürer, eker, biçeriz. Bazen fırtına olur, savruluruz. Bazen yağmur yağmaz olur, kururuz. Bazen de güneş açıverir, yeniden yeşeririz. Ne yaşarsak yaşayalım, toprağın da insanın da sabıra, emeğe ve zamana ihtiyacı olduğunu öğreniriz. Öğrendiğimiz her bilgi duygulara dönüşür ve o duygularla yaşamımızı şekillendiririz.
Kendi hayat senaryomuzu yazar, yine biz oynarız. Oyuncuları da itinayla katarız filmimize. Sevgi neydi? Sevgi emekti…
Hepimizin ezbere bildiği bir film repliği..
Hayatın gerçek anlamını kavradığımız yaşa geldiğimizde daha net anlarız. Asya’nın neden Cemşit’i seçtiğini. Her şeyin değerinin emekle ölçüldüğünü; hayatımız boyunca bize emanet edilen duyguların, insanların ve anıların ne kadar kıymetli olduğunu. Onları kıymet bilen ellere teslim etmemiz gerektiğini.
Kıymet bilmeyen ellerde heder olan şey hayatımız… Çünkü hayat ertelenmeyecek kadar kısa ve değerli, insan ömrü ise hasadı mutlaka yapılacak bir tarla gibidir.
Artık her insan kendi ömür tarlasının çiftçisidir ve o tarlaya ekilecek her duygu ve davranışın hasadından sorumludur. Önemli olan ne kadar uzun yaşadığımız değil, bize emanet edilen ömrün toprağına ne ektiğimizdir. Ekilen sevgi ise sevgi, iyilikse iyilik, emek ise emek olarak döner bize.
Hayat bize toprağı, zamanı ve tohumu verir.
Hasat ise bizim eserimizdir.

