Emine, alışveriş listesini kızına uzatmadan önce bir kez daha okudu. Peynirin yanına markasını yazdı, ekmeğin altını çizdi. Yumurtanın karşısında boşluk vardı.

“Yumurtaya iyi bak,” dedi.

Sıla kâğıdı aldı. Neye bakması gerektiğini sormadı.

Üç abisi de bir süredir eve para göndermiyordu. Murat’ın işleri bozulmuştu, Selim borç ödüyordu, Serkan’ın da kazancı kendisine yetmiyordu. Emine, oğullarının durumunu anlatırken sesini alçaltır, “Olsa verirlerdi,” derdi.

Sıla üniversitenin ikinci sınıfındaydı. Şehirlerarası otobüs firmasında hosteslik yapıyordu. Ders programını firmaya vermişti; yine de bazen gece seferinden inip doğrudan okula gitmesi gerekiyordu. Terminalin tuvaletinde üniformasını değiştiriyor, saçlarını yeniden topluyordu.

O sabah okula değil önce markete gitti. Annesinin istediklerini eve götürmesi gerekiyordu. Yumurtaların büyük boyu pahalıydı. Küçüklerini alırsa Emine birini avucunda çevirip gözlerini dikmiş kızına bakarken, tavaya ikinci bir yumurta daha kıracaktı. Sıla büyük boyu seçti, neyse ki indirim vardı. Kutunun kapağını aralayıp tek tek baktı.

Peynirin ucuzunu denemişlerdi. Emine yemiş, ancak her kahvaltıda eskisinin tadından söz etmişti. Sıla bu kez markayı değiştirmedi. Patateslerin çillerini kontrol etti. Çayın indirimli paketini bulunca listeye küçük bir işaret koydu.

Çikolata rafında durduğunda sepetin sapının kolunda bıraktığı izi fark etmişti. Fındıklısını eline aldı. Fiyatına baktı. Paketi sepetin üzerine koydu, sonra peynirin etiketini yeniden çevirdi. Çikolatayı yerine bırakıp kasaya yürüdü.

Eve döndüğünde Emine poşetleri mutfak masasına aldı. Sıla montunu çıkarmadan yumurta kutusunu açtı.

“Hepsi sağlam.”

Annesi birini kaldırıp pencereye doğru tuttu.

“Kaç para?”

Sıla fiyatı söyledi.

“Eskiden bu paraya iki koli alınırdı.”

“İndirimdeydi.”

“Ben sana bir şey demedim. Hayat pahalı.”

Sıla fişi açıp masaya bıraktı. Emine patateslerden birini ayırmıştı. Kabuğunda küçük bir leke vardı.

“Bunu önce kullanalım.”

Sıla patatesi eline aldı. Markette o yüzünü çevirmemiş olmalıydı.

Emine, evde bir şeyin tükenmesine dayanamazdı. Çay azaldığında kutuyu sallayıp içine bakar, yağ şişesini ters çevirerek son damlaların süzülmesini beklerdi. Kuruyan ekmekleri bir torbada saklardı. Sıla torbanın dolduğunu söylediğinde, “Köfte yaparız,” derdi. Köfteyi yoğururken ekmeği bol tutar, azıcık kıymayla kaç öğün çıkaracağını hesaplarken söylenirdi.

Bununla birlikte, alınanların iyisi olmalıydı. Ucuz peynir yerlerse kâr ederlerdi etmesine de pahalı peynirin tadı da fiyatı da günlerce aklından çıkmazdı Emine’nin. Sıla çevredeki marketlerin indirim günlerini öğrenmişti. Seferden döndüğünde iki ayrı yere uğruyor, aradaki fiyat farkını annesine anlatıyordu.

Emine bazen memnun olurdu.

“Bu çay güzelmiş.”

Sıla bir sonraki alışverişte aynı paketi arardı. Bulamazsa başka markete giderdi. Fakat yeni paket açıldığında annesi bardağı ışığa kaldırıp, renginin eskisi gibi olmadığını söyleyebilirdi.

Sıla ambalajı çöp kutusundan çıkarır, üzerindeki yazıları kontrol ederdi.

Emine kızının yorulduğunu görüyordu. Bazı akşamlar önüne yemek koyuyor, çayını getiriyordu. Sıla o gün annesine karşı daha yumuşak olur, ertesi sabah erkenden kalkıp banyoyu temizlerdi. Annesinin yemek hazırlamasını ödül gibi hissederdi.

Otobüste, bir yolcunun ikinci kez seslenmesini beklemezdi. Boş bardağı, koridora dönmüş yüzü, koltuğunda kıpırdanan çocuğu görürdü. Gece herkes uyurken bile çağrı düğmelerine göz atardı. Bir isteği unuttuğunda yolcu unutsa da kendisi unutmazdı.

Demir onu terminalde görmüştü. Firmanın sahibiydi; kırklı yaşlardaydı. Sıla, terminaldeki ofisin önünde servis aracını beklerken ayakta uyukluyordu.

“Otursana,” dedi.

“Bir şey mi oldu?”

“Yok. Yoruldun.”

Sıla oturdu. Demir bir süre ortadan kayboldu, elinde iki kahve bardağıyla geri geldi. Sıla kahveyi içerken ilk kez ne kadar yorgun olduğunu söyledi. Demir sakince yanına oturdu.

“Okula da gidiyormuşsun.”

“Evet, sabahları buradan derse gidiyorum.”

Demir saatine baktı.

“Bu seferleri derslerine göre ayarlamıyorlar mı?”

“Ayarlıyorlar. Bazen değişiyor.”

Sıla, konuşmanın bir şikâyet gibi anlaşılmasından çekinerek ekledi.

“Yetişiyorum yine de.”

Servis aracı perona yanaştığında ayağa kalktı. Demir de kalkıp telefonunu cebinden çıkardı.

“Numaranı verir misin? Böyle durumlarda haberim olursa yardımcı olabilirim.”

Sıla numarasını söyledi. Demir daha kaydetmeden hemen çaldırdı.

“Sen de kaydet.”

Telefonunu çantasına koyarken teşekkür etti. O güne kadar sefer değişikliklerini operasyon görevlisiyle konuşmuştu. Artık doğrudan firma sahibine ulaşabileceğini bilmek, sabahki yorgunluğunu biraz olsun hafifletti.

İlk mesaj iki gün sonra geldi. Demir, dersine yetişip yetişmediğini soruyordu. Sıla yetiştiğini yazdı. Ardından, o gün derste gözlerinin kapandığını da ekledi. Gönderdikten sonra mesajı yeniden okudu; fazla samimi olup olmadığını düşündü.

Demir, “Bir sonraki seferden önce programına bakalım,” diye cevap verdi.

Birkaç gün sonra Sıla’nın vardiyası değişti. Değişikliği Demir’in yaptırıp yaptırmadığını bilmiyordu. Yine de ona teşekkür etti. Demir o akşam hangi bölümde okuduğunu sordu. “Felsefe,” dedi. Konuşma, okuldan seferlere, seferlerden gün içinde yaşadıkları küçük olaylara uzandı.

Sonraki sohbetleri terminal dışında devam etti. Demir’in sakinliği hoşuna gitmişti. Sıla konuşurken onu gözlerinin içine bakarak dinleyen hâli iyi hissettirdi.

Bir akşam Demir uzanıp onu öptüğünde geri çekilmedi. Sonraki gecelerden bazılarında eve dönmedi. Annesine haber verdirken nerede kaldığını çoğu zaman ayrıntısıyla anlatmazdı. Telefonunu sessize alsa bile sıklıkla arama var mı diye kontrol ederdi. Sabah eve dönerken alışverişe Demir de eşlik eder, elini cebine sürdürmezdi.

Firmada başka ilişkiler de konuşuluyordu. Çay ocağındaki sohbetlerde kimi isimler yan yana geliyordu. Bir şoförün buluşması anlatılırken gülünüyor, aynı olayda adı geçen kadın hakkında konuşulurken kapıya bakılıyordu. Sıla yaklaştığında bazı cümleler yarıda kesiliveriyordu.

Uzun yol araçlarında personelin dinlenmesi için ayrılmış dar bir yatak bölmesi vardı. Sıla görev aralarında orada uyurdu. Bazı seferlere Sıla ile gelen Demir’le de sığınakları olmuştu o bölme. Demir’in elini belinde hissettiğinde ona yaklaşırdı. Birkaç saat sonra daracık yerde dönmeye çalışırken, ertesi sefer burada nasıl yalnız uyuyacağını düşünürdü.

Emine ilişkiyi öğrendiğinde önce Demir’in yaşını, ardından evli olup olmadığını sordu. Emine masadaki alışveriş poşetlerini açıyordu.

“Kızım, aç kalalım ama para temiz gelsin.”

Sıla’nın eli sandalye sırtlığında kaldı.

“Ben çalışıyorum.”

“Çalışmıyorsun mu dedim?”

“Bunları maaşımla aldım.”

“Ben, sen kendini koru diye diyorum.”

Sıla seferlerini, mesai saatlerini, ay sonunda aldığı ek ödemeyi anlatmaya başladı. Konuşurken sesi yükseldi. Emine poşetin ağzını katlayıp önüne koydu.

“Ben senin kötülüğünü ister miyim?”

Sıla cevap vermedi. Annesi akşam boyunca sessiz kaldı. Yatmadan önce Sıla yanına gidip bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordu. Ertesi sabah listede zeytinyağı vardı. Emine diğer yağların midesine dokunduğunu söylüyordu.

Neredeyse her alışverişe eşlik eden Demir, Sıla’nın en sevdiği çikolataları almayı ihmal etmiyordu. Ama Sıla kendisine aldıklarını annesine göstermemeye çalışıyordu. Merdiven boşluğunda yiyor ya da çantasına saklıyordu. Geceleri en sevdiği şey Demir’den gelecek mesajları beklerken çikolata keyfi yapmaktı.

Başlangıçta ne yediğini biliyordu. Daha sonra bazı geceler paketin bittiğini eli boşluğa uzandığında fark etmeye başladı. Durmak istediği hâlde başka bir şey açtığı oluyordu. Ardından ertesi gün daha az yemeye karar veriyordu.

Seferde kendi payına düşen keki yememek ona bir süre iyi geliyordu. Öğle yemeğini de atlarsa önceki geceyi telafi edeceğini düşünüyordu. Akşam yaklaşınca yolculara dağıttığı yiyeceklerden gözünü ayırmak zorlaşıyordu.

Üniformasının beli dar gelmeye başladığında daha büyük beden istedi. Depodaki görevli gülerek kilo aldığına ilişkin bir şey söyledi. Sıla tepki vermedi. Konuşma bittiğinde yeni eteği koluna aldı ve hızlıca ayrıldı. Terminalin tuvaletinde aynanın karşısına geçti. Karnını içine çekti. Böyle durunca yüzü de geriliyordu. Nefesini bıraktığında eteğin beli yeniden doldu.

Emine bir akşam onu kapıda süzdü.

“Yüzün dolmuş.”

“Biraz kilo aldım.”

“Gece yemesen iyi olur.”

Az sonra tabağındaki pilavı bitirmesini istedi, ertesi güne kalırsa kuruyacaktı. 

Demir’le olduğu bir akşam, annesi aradığında telefonu çalmasına rağmen açmadı. Ekran karardıktan sonra bir süre bekledi. Göğsündeki hafifliği fark etti. Hemen ardından kötü bir şey olabileceğini düşünüp geri aradı. Emine yalnızca ertesi günkü seferini soruyordu.

“Dönüşte çay alırsın.”

“Alırım.”

“Dünkü gibi olmasın.”

Sıla telefonu kapatınca Demir’e annesinin yalnız kaldığını anlattı. Kendisinin de bazen eve hiç dönmek istemediğini söylemedi.

Bir gece başka şehirlerdeki iş ilanlarına baktı. Bir ilanın ücretini ve çalışma günlerini uzun uzun okudu. Sonra o şehirdeki kira fiyatlarını araştırdı. Pahalıydı. Telefonu kapatınca rahatladı; annesini bırakıp gidememesinin hesaplanabilir bir sebebi vardı.

Demir’in yanında da onun yüzünü izlemeye başlamıştı. Keyifsiz olduğu akşamlarda yanlış bir şey söyleyip söylemediğini düşünüyordu. Bir gün Demir, ek sefere Sıla’nın gitmesini istedi. Sıla ertesi sabah sınavı olduğunu söylemiş olmasına rağmen kendisinden isteneni geri çevirmedi, görevi kabul etti. Kabul ettiği için kendine kızsa da Demir bir şey fark etmesin diye belli etmedi.

Ay sonunda beklediğinden fazla para yattı. Bir borcu kapattı. Annesinin listesindeki bütün ürünleri aldı. Yumurtaları ayrı bir poşette taşıdı. Bu kez kendisine iki çikolata koydu. Kasiyer fiyatı söylediğinde birini çıkarmayı düşündü, vazgeçip kartını uzattı.

Eve geldiğinde Emine mutfaktaydı. Sıla yumurta kutusunu açıp önüne koydu.

“Hepsi sağlam.”

Annesi birini eline aldı. Başparmağını kabuğun üzerinde gezdirdi.

“Kabukları ince bunların.”

Eskiden yedikleri yumurtalardan söz etmeye başladı. Sıla bir sonraki alışverişte başka marka alabileceğini düşündü. Elindeki liste terden yumuşamıştı, kâğıdı çöpe attı.

“Biraz dinlen. Bembeyaz olmuşsun.”

Sıla başını salladı. Poşetleri katladı, masayı sildi, montunu çıkardı. Odasına gidince yatağın kenarına oturdu. Pijamasını giydikten sonra telefonuna baktı. Demir mesaj göndermişti. Ertesi günkü sefer için birine ihtiyaç vardı. Sıla uzun süre cevap vermedi. Sonra saatini sordu.

Gece mutfakta ilk çikolatayı açtı. Ayakta yemeye başladı. İkincisini açtığında artık tadını önceki kadar alamıyordu. Paketi bırakmak istedi. Son parçayı da ağzına koyduktan sonra dolaptan bisküvi aldı.

Emine kapıda göründüğünde Sıla sandalyeye oturmuştu.

“Uyumadın mı?”

Sıla paketin üzerine elini koydu. Annesinin gördüğünü anlayınca elini çekti.

“Niye saklıyorsun? Ben sana yeme mi dedim?”

Sıla cevap veremedi. Emine gerçekten böyle bir şey söylememişti. Kızının önündeki ambalajlara baktı, ardından su doldurup masaya koydu.

“Miden ağrıyacak.”

Elini Sıla’nın sırtına koydu. Sıla o elin orada kalmasını istemedi. Ağzındaki lokmayı yutmakta zorlandı.

“Çok yoruldun sen,” dedi Emine.

Sıla başını salladı. Annesinin kendisi için kaygılandığını görüyordu. Bu kaygıyı üzüntüye çevirmemek için yüzünü topladı.

“Bir şey yok,” dedi. Emine odasına döndüğünde masadaki suyu içti. Paketleri birbirinin içine sokup çöpe attı. En üste boş bir patates poşeti yerleştirdi. Sonra onu kaldırdı. Altındaki ambalajlar göründü. Yeniden örttü.

Sabah Emine kahvaltı için yumurta kırarken biri elinde dağıldı. Kabuğun küçük bir parçası tavaya düştü.

“Bak,” dedi. “İnce demiştim.”

Sıla yanına geldi. Kaşığın ucuyla parçayı çıkardı. Annesi ekmeği dilimliyordu.

“Başka yerden alırım,” dedi Sıla.

“Sen bilirsin kızım.”

Tavada iki yumurta vardı. Emine birini kızının tabağına koydu. Sıla gece yediklerini düşündü.

“Ben yemeyeceğim.”

“Bir yumurtadan ne olacak? Akşama kadar aç kalacaksın.”

Sıla masaya oturdu. Çatalını sarının kenarına batırdı. Annesi önüne bir dilim ekmek bıraktı.

Çantasında üniforması, ders notları ve önceki günden kalan fiş vardı. Telefonu masanın üzerinde titredi. Demir sefer saatini yazmıştı. Sıla mesajı okudu, ardından ekrana annesinin görmeyeceği bir açı verdi.

Emine çayından bir yudum aldı.

“Dönerken ekmek almayı unutma.”

Sıla, ağzındaki lokmayı yutmadan başını salladı. Annesi kalkıp yeni bir liste hazırlamaya başladı.

Bir süre sonra annesi gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.

“Kendine bir şey istemiyor musun?”

Sıla’nın önündeki yumurta soğumuştu. Çatalının dişleriyle kenarından küçük bir parça ayırdı.

“Yok,” dedi.

Emine listenin altına bir çizgi çekti. Sıla kâğıdı çantasına koyup evden çıktı. O sabah okulda, birlikte Erasmus başvurusu yaptığı arkadaşı onu koridorda buldu. Sonuçlar açıklanmıştı. Arkadaşı sarılırken Sıla bir eliyle telefonundaki kabul mesajını açmaya çalışıyordu. Haberi kendi ekranında görünce o da güldü. Başvuruyu bahar başında yapmışlardı. Sıla, sonuçları beklerken gitme ihtimalini düşünmüş, annesine nasıl söyleyeceğini ise hep ertelemişti. Eve dönerken mesajı birkaç kez daha açtı. Annesine o akşam da söylemedi.

Erasmus için gelen evrak listesini ayrı bir klasöre kaydetti. Hibe bütün giderlerini karşılayacaktı. Yine de gidip gidemeyeceğini kesinleştiremediği için belgeleri tamamlamayı erteliyordu.

Demir’e kabul edildiğini söylediğinde birlikte yemek yiyorlardı.

“Ne kadar kalacaksın?”

“Bir dönem.”

Demir bardağını bıraktı.

“Buradaki işin ne olacak?”

“Döndüğümde bakarım.”

“Tam düzenin oturmuşken?”

Sıla okul için iyi olacağını anlattı. Demir başını salladı.

“Annen de yalnız kalacak.”

O akşam eve döndüğünde Emine televizyon izliyordu. Sıla yanına oturdu, söyleyemedi, ertesi güne bıraktı.

Sonbaharda ek görevleri arttı. Bir sınavı daha kaçırdı; telafi için dilekçe verdi. Yeni sınav tarihini öğrenince iş yerine bildirdi. Telafiden önceki gün boş kalan bir sefere çıkması istendi. Sıla dönüş saatini sordu, yetişeceğini söyleyen Demir’e inandı.

Son durakta dönüşün gecikeceği belli oldu. Sıla operasyon görevlisini aradı. Başka bir araçla dönebilir miyim? diye düşündü. Görevli, o araçların dolu olduğunu söyledi.

“Ben baştan sınavım olduğunu söylemiştim.”

Telefondaki adam durdu.

“Senin yerine Ayşe’yi yazmıştım zaten. Demir Bey değiştirdi.”

Sıla otobüsün yanından uzaklaştı.

“Neden?”

“Senin geleceğini söyledi.”

Demir de o gün aynı şehre gelmişti. Sıla onu aradı.

“Bu sefere beni sen mi yazdırdın?”

Demir önce operasyon görevlisinin ne söylediğini sordu. Sonra inkâr etmedi.

“Buraya gelecektim. Birlikte oluruz diye düşündüm.”

“Sabah sınavım var.”

“Yetişirsin sandım.”

“O sefere başka bir hostes yazılmış. Sınavım olduğunu bildiğin hâlde bunu bana neden yaptın?”

“Sıla, bir sınav için böyle konuşma. Seninle vakit geçirmeye çalışıyorum.”

Terminalin hoparlöründen kalkış anonsu yapıldı. Sıla konuşmanın kalanını kaçırdı. Demir yeniden seslendi.

“Duyuyor musun?”

Sıla başka bir firmadan bilet aldı. Fiyatına baktığında biriktirdiği paranın ne kadar azalacağını hesapladı. Yine de kartını uzattı. Operasyona dönüş görevine çıkamayacağını bildirdi. Demir aradığında açmadı. İşini kaybedebilirdi. Demir bir daha aramayabilirdi. Perona bunları düşünerek gitti. Otobüse bindiğinde alışkanlıkla ikram bölümüne baktı. Ardından biletindeki koltuğu bulup oturdu.

Sınava yirmi dakika geç kaldı. Hoca onu tanıyıp boş sırayı gösterdi. Soruların bazılarını cevaplayabildi; bazılarında aynı satıra dönüp durdu. Kâğıdını teslim ettikten sonra tuvalete gidip yüzünü yıkadı. Telefonunda Demir’in mesajı vardı.

“Beni zor durumda bıraktın.”

Eve eli boş geldi. Emine kapıyı açınca poşetleri aradı.

“Almadın mı?”

“Sınava yetişmem gerekiyordu.”

“Çıkışta alsaydın.”

Sıla mutfak masasına oturup olanları anlattı. Demir’in vardiyayı değiştirdiğini, sınavını bildiğini, dönmek için bilet aldığını söyledi. Emine uzun süre sustu.

“Zaten o adamla görüşmeni istemiyorum.”

“Ben de görüşmeyeceğim.”

“İşin ne olacak?”

“Başka iş ararım.”

Emine masadaki faturayı eline aldı.

“Bu ay bir de doğal gaz var.”

Sıla telefondaki mesajı yeniden düşündü. Demir’i zor durumda bırakmıştı. Şimdi annesini de bırakıyordu. İkisini de rahatlatacak bir cümle bulabilirdi. Birkaç sefer daha çalışır, parasını alır, sonra ayrılırdı.

“Gelecek ay…” diye başladı.

Emine bekledi. Sıla faturayı annesinin elinden alıp masaya koydu.

“Şimdi bilmiyorum.”

O gece Erasmus koordinatörüne vazgeçtiğini bildirmek için bilgisayarını açtı.

“Ailevi nedenlerle…”

Cümlenin devamını yazamadı. Başka öğrencilerin de ailesi vardı. Bunu düşününce kendisine kızdı; herkesin şartı aynı değildi.

Bilgisayarın yanındaki çantasından sandviç çıkardı. Emine sabah hazırlamıştı. Annesinin ona hiç bakmadığını söyleyemezdi. Sandviçi yerken ekrandaki iki kelimeye döndü. Kabul edildiği gün koridorda güldüğünü hatırladı. O an kimsenin hayatına zarar verdiğini düşünmemişti. Yazdıklarını sildi. Gerekli belgeleri yeniden açtı.

Ertesi gün okulun ilgili birimine gitti. Hibe ödemesini, konaklama seçeneklerini konuşup evraklarını teslim etti. Terminaldeki işinden ayrıldığını yazılı olarak bildirdi. Birkaç haftalığına üniversite yakınındaki bir kafede iş buldu.

Demir aradığında bu kez açtı.

“Yüz yüze konuşalım.”

“Konuşabiliriz. Ama işe dönmeyeceğim.”

“Aramızdaki her şeyi buna mı bağlıyorsun?”

Sıla susunca Demir devam etti. Ona yardım ettiğini, vardiyalarını düzenlediğini, yanında olduğunu söyledi. Sıla bunların hepsini hatırlıyordu.

“Sınavımı da biliyordun,” dedi.

Gideceğini, annesine de o akşam sofrada söyledi.

“Bir dönem kalacağım.”

Annesi kaşığını bıraktı.

“Ben ne yapacağım?”

“Hibem var. Orada da derslerime uygun bir iş bulabilirsem çalışacağım. Sana her ay para göndermeye devam edeceğim.”

Emine giderleri sıralamaya başladı. Sıla sözünü kesmeden dinledi.

“Yalnız benim gönderdiklerim de yetmeyecek,” dedi sonra. “Abilerimle de konuşman gerekiyor.”

“Onların durumunu biliyorsun.”

“Benim durumum da bu anne. Hem okuyup hem çalışıyorum.”

Emine ekmeğin kenarından küçük bir parça kopardı.

“Olsa verirlerdi.”

Sıla annesinin eline baktı. Ne kadar gönderebileceğini açıklamaya, gerekirse daha fazla çalışacağını söylemeye hazırlanıyordu. Bir süre sustu.

“İstemeden verip veremeyeceklerini bilemezsin.”

“Ben çocuklarıma el mi açayım?”

Sıla’nın önündeki tabak yarım kalmıştı.

“Benden istiyorsun.”

Emine başını kaldırdı.

“Sen burada yaşıyorsun.”

“Gittiğimde de yardım edeceğim. Ama evin bütün masrafını karşılayacağıma söz veremem.”

Annesi kaşığını tabağın yanına bıraktı. Sıla’nın gitmesine değil, söylediklerine incinmişti.

“Ben sana gitme mi dedim?”

Sıla gözlerini annesinden kaçırmadı.

“Gideceğim.”

Emine o gece az konuştu. Sıla odasına geçince ağladı ama kararını değiştirmedi.

Yola çıkmadan önceki alışverişi birlikte yerleştirdiler. Emine yumurtalardan birini ışığa tuttu.

“Kabukları ince bunların.”

Sıla annesinin elindeki yumurtaya baktı. Başka marketten de alabilirdi. Daha kalın kabuklusunu bulmak için birkaç yere uğrayabilirdi. Yapmamıştı.

Yeni odasında ilk gece iyi uyuyamadı. Bilmediği bir şehirde yalnızdı. Sabah annesini aradı. Emine ne yediğini, odanın sıcak olup olmadığını sordu. Sonra evin eksiklerinden söz etti.

Bu sefer marketten kendine süt ve mısır gevreği aldı, en sevdiği çikolatayı da unutmadı. Akşam yemeğini hazırlarken çikolatayı masaya bıraktı. Kimsenin göremeyeceği bir yer aramadı.

Bazı geceler hâlâ hızla yiyordu. Ertesi sabah kahvaltıyı atlamak istediği oluyordu. Üniversitenin danışmanlık hizmetine başvururken formda bir süre durdu; ardından yeme davranışından söz etti.

Bir sabah derse gitmek üzereyken Emine aradı.

“Dün aramadın.”

“Geç çıktım.”

“İnsan bir haber verir.”

Sıla kapının yanında durdu. Annesinin sesini yumuşatacak birkaç cümle düşündü. Saatine baktı.

“Akşam arayacağım anne. Şimdi derse gidiyorum.”

Telefonu kapattıktan sonra bir süre elinde tuttu. Geri aramadı.

Masada açık çikolata paketi, yanında yarısına kadar içilmiş bir bardak su vardı. Pencereyi kapattı, ders notlarını çantasına koydu. O sırada Emine’den bir mesaj geldi.

“Evde eksikler var, listeyi mesaj atacağım. Ayrıca üstüne bir şey almadan çıkma.”

Sıla telefonu kapattıktan sonra bir süre odanın ortasında durdu. Montu üzerindeydi. Çıkardı, yatağın üzerine bıraktı. Masaya oturup günlüğünü açtı.

“Annem üşümemi istemiyor.”

Cümlenin sonuna nokta koydu. Altına yazacaklarını düşündü. Annesinin kaygısını hatırlayınca başka şeylerden söz etmek haksızlık gibi geliyordu. Kalemi sayfanın üzerinde bekletti.

“Bunu da yazınca ona kızdığım her şeyden vazgeçmem gerekiyormuş gibi hissediyorum.”

Pencereye baktı. Dışarıda yürüyenlerin bazıları montlu, bazıları ince ceketliydi. Birazdan derse gidecekti. Havanın nasıl olduğunu kontrol etmek için pencereyi araladı, sonra yerine döndü.

“Annemin ihtiyaçlarını biliyorum. Çayın hangisini sevdiğini, hangi marka peynirin ne kadar tuzlu olabileceğini, hangi yumurtayı küçük bulacağını. Kendime ne istediğimi sorduğumda önce evde bir eksik var mı diye düşünüyorum.”

Kalemin ucunu bastırarak bir kelime yazdı.

“İstiyorum.”

Arkasından hiçbir şey gelmedi. Sıla kelimeyi tek başına görünce huzursuz oldu. Yanına bir gerekçe eklemek istedi.

“Çalıştım. Para getirdim. Derslerden çıktım, seferlere gittim. Bir gün annemin yüzüne bakıp eksik aramayacağını düşündüm. Alışverişi doğru yaparsam, daha fazla kazanırsam…”

Üç noktanın ardından durdu.

“Bunların hiçbirinde anneme beni sevmesini beklediğimi söylemedim. Kendime de söylemedim.”

Çekmeceden silgi aradı. Sonra elindeki kalemin tükenmez olduğunu fark etti. Yazdığını karalamadan sayfayı çevirdi.

“O hep istedi. Sorgusuzca verdim. Zamanla onun istemesine de gerek kalmadı. Demir’in bir şeye ihtiyacı olduğunda da aynı şeyi yaptım. Sınavım olduğunu söyledim, sonra yine sefere gittim. Hayır dersem kaybedecekmişim gibi geliyordu…”

Demir’i hâlâ özlüyordu. Onu özlemek, geri dönmesi gerektiğini düşündürüyordu. Annesine kızmak da kötü bir kız olduğunu. İki duygunun ardından hemen bir görev buluyordu: Aramak, açıklamak, göndermek, yetişmek.

Defterin kenarında parmağını gezdirdi. Çikolatanın yalnızca çikolata olduğu günleri de vardı. Bunu unutmamak için altına ekledi.

“Bazen de canım istiyordu. Bunun için bile saklanıyordum.”

Saatine baktı. Çıkması gerekiyordu.

Son satıra, “Ben hep veren biri olmak zorunda değilim,” yazdı. Bir süre okuyup devam etti.

“Almak isteyen yanımda var. Dinlenmek, beğenilmek, karşılık görmek isteyen. Çok yorgunum.”

Günlüğünü kapattı. Annesinin istediği para için hesabını kontrol etti, ayırdığı tutarı gönderdi. Yatağın üzerindeki montu aldı. Pencereyi açtığında elleri üşümüştü. Montu yeniden giydi, fermuarını çekti. Mırıldandı.

“Anneme kızgınlığımı, onun üzülmeyeceği yerlere taşıdım.”

Bu yazı sana ne hissettirdi?