Atadan miras dertlerin başında nöbet tutardı, koca hanenin nüvesi! Yamasından yakalanmıştı bir kere, ömrü sökülmeye teşne. Hürmüz’ümüzdü bizim o, lal kızımız; eynine iğneyi takmıştık bir kere. Rüyalarımızı süpürürdü, kâbuslardan uyanırdık…

Saatlerimiz avamdı, üç öğün açlığa çalardı. Ekmeğimize yağ sürerdi; biz yerdik, o doyardı. Sofrada adı…  Ah! O çok alaturkaydı… Kaçardı bazen hiç gidemeyeceği yerlere, sığınırdı bazen hiç olmayan yarenlerine. Bahtının karasına basa basa döner geri gelirdi. Sevdikleri için dilerdi.

“Gideceği bir yeri olsun,” derdi.

Un eler, ekmek pişirirdi; bir çocuk doğardı. Yün eğirir, çorap örerdi; bir çocuk doğardı. Halı dokur, koyun sağardı; bir çocuk daha doğardı. Taş taşırdı, aş pişerdi, buğday biter, saman elenirdi; bir çocuk daha doğardı. Çok kocalı bir kul olurdu. Yılkı gibi döner dururdu. Çalışmaktan ölümü unuturdu.

Eskiler giyerdi, yeni nedir bilmezdi. Seksenlerin sindirilmiş geliniydi. Yalnızlığını yalvaç etmişti, yığvalsız. İri bir avrattı. O, bizim haşmetli halayığımızdı.

Çamaşır yıkardı, kir sökerdi. Suyu çok severdi. Tanrının her günü çeşmeye giderdi. Eğilirdi, yüreğinin yongasını suya dökerdi. “Al, götür bütün kederleri,” derdi.

“Parpunbudu,

parpunbudu,

parpunbudu…”

…

Gittiğim yerde, her sabah romanlar okudum ona; devlet kokusu sinmiş sayfalarımdan.

Binlerce sözcüğe dönüştü içimde, eceği olmayan ölü bir dile.

Bütün kitaplarımın ayracıydı;

dön dedi,

dönmedim…

…

Kaşları çatık gölgesine baktım, arkamda kaldı; arkada kaldı.

Alfabesiz bakıştık, dilgir konuştuk; geriye kalan,

 karanlık…

Ecesiz, eceksiz, melcesiz…

…

Akarsular da yorulmadı mı? İkiden çok sorduk, ikiden çok yıkandık, ikiden çok üfledik.

Hangi suyun samuruyduk ki

ıslanmadı derimiz, çıkmadı kirimiz.

Hangi mezarın ölüsüydük,

ömürce kazdık.

Kaç kere girdik, kaç kişi yan yana uzandık.

Bizim kazdığımız bizim olmayan mezarlarda kaç kere öldük?

…

Ah! Ahraz dillim…

Yine keremine şükrettin.

Yine avuçlarında biriktirdin niyazını.

Biliyorum, nisyanınla malul değildin;

çileni çaren eyledin, çaresiz…

Tedavülden kalkmayan yoksulluğunla.

…

Benzi atmış resmine baktım, haşmetli bende!

Sen bendeydin, ben de artık ötelerde.

Proust soktu aklıma,

undan anık yapardın; anık koktu bak, sen koktun!

Temmuz gibi. Temmuz kokar mı?

Ama en çok mart kokardın sen, avuçlarında nasır tutmuş buğdaylarınla.

Kış olmandan çok korkardım, ellerinden alırdım niyazını isyanla!

Ne olur! Hep baharı olsun derdim.

Oysa bilirdim senden, münacat ederdin avuçlarında gök;

tespihine sığdırırdın her birimiz bir temenni.

Ellerin boş dönerdin, bütün müracaatlarından.

Ondan mıdır, çiğninde taşırdın hayatı;

ondan mıdır gözlerinin intizarı.

Hangi yokuşun Sisifos’uydun…

…

Biliyorum haşmetli halayık, göğsünde çileni düğümlerdin.

Yen içinde güdümlenirdin, evi yuva eylerdin;

yuva olurdun sen, ama ben yol olmandan çok korkardım.

İs sinmişti saçına, griye çalıyordu gözlerin; oysa henüz otuzdun sen.

Ve üstelik, ölüm ıraktı çocukluğa ama ben, yaşlı gençliğini alıp gitmenden çok korkardım.

Çocukluğum yaşlanırdı korkularımda…

Kuytu bir yer bul kıvrılayım ya da kendi kuyuna koy beni derdim.

Yeniden doğur, yeniden doğalım derdim.

Yaşmağını sar bana,

peştamalınla kundakla,

yüreğinle bele beni,

ninni söyle beleğime.

Beni unutma isterdim…

…

Unutuşlarıma gizledim seni, bilmem kaç hayvanlı takvimime.

Evim!

Evde öldürmediğim tek meleğim, haşmetli ahrazım!

Homeros’tan öğrendim,

İthakam!

İnsan varmak istemez mi,

insan dönmek istemez mi…


**Halayık: Kadın köle, cariye, bende, esir, kul.[1]

Bu yazı sana ne hissettirdi?