Annesini on yıl aradan sonra ilk defa görecek olmak, kalbinin ritmini bozmaya yetmişti. Yolda hastalanıp onun yanına gidemeyeceğinden korktu. Elleri terledi, boğazı kurudu, midesi yanmaya başladı. Sırtı üşürken ayak tabanları yanıyordu. Ya onu tekrar göremezsem, ya her şeyi yeniden elime yüzüme bulaştırırsam?Annem yine bana öfkelenecek, beceriksiz bir aptal olduğumu düşünecek. Ömrünün son günlerinde hayata getirdiği tek çocuğunu beceriksiz, ahmak ve alelade biri olarak görmek yaşlı kadını daha da üzecek. Hemen toparlanmalı ve tıpkı annemin istediği gibi sağduyulu, ölçülü, irade sahibi bir tavır takınmalıyım, diye düşündü.
Annesi onu oldum olası iradesiz olmasıyla eleştirirdi. Genç delikanlılığın deli akan çağında eve geç geldiğinde, “Arkadaşlar ısrar etti, biraz daha oturdum. ‘Bir kahve iç, öyle kalkarsın,’ dediler,” diye söylediğinde, “Niye, senin aklın yok mu? Denize atla deseler atlayacak mısın?” derdi. İnsan, “Hayır,” demeyi bilmeli, ölçüsünü koruyabilmeli. Kendi koyduğu kuralların ötesine geçmeyi bir kez dahi tatbik ettiğinde, bunların bir felaketler silsilesine yol açacağını bilmeliydi.
O nedenle Gobo tüm ömrünü annesinin sevgili çocuğu olmaya adamış, tüm bu kurallar içinde yaşamayı kendisinin özgür seçimi sansa da bu dünyada annesinin yansıması olmak zorunda kalmıştı. Bu durum onu üzmez hatta tam tersi, annesi gibi olmak ona keyif verirdi. Annesi bilgin, akıllı, düzenli, tertipli, aşırılıklardan hoşlanmayan, vakur ve ahlaklı biriydi. Annesinin kuralları hoşuna giderdi. Çünkü hangi ölçüde yaşayacağı belliydi, hayatla ilgili kendisini yormasına, zorlanmasına gerek yoktu. Sabah kaçta uyanacaktı? Hangi okula devam edecekti? Kahvaltıda ne yiyecekti? Kimlerle arkadaşlık edecekti? Hangi kitapları okuyacaktı? Hangi müzikleri dinleyecekti? Nerelerde gezecekti?
Hatta evlerinin girişinde okullarda sınıflara asılan “sınıf kurallarından” hâllice bir liste asılı olması, Gobo’yu kısıtlanmış hissettireceğine o, bu listeyle içten içe gururlanırdı. Bu liste onun hayat prospektüsüydü. Hayata buradan bakar, listenin yan etkileri ne olursa olsun kendisine sağlayacağı yarara odaklanırdı. Kurallarla yaşamak insanın zaaflarına yenilmesini engellerdi. Zamanını boşa harcamasının önüne geçerdi. Diğer insanların yanında küçük düşmenin karşısında dururdu ve en önemlisi, yol haritası belli olan insan ne olursa olsun yoldan sapmazdı.
Sonbahar yapraklarıyla döşeli upuzun ıhlamur kokan yolu düşünceler silsilesiyle geçirdiğinden, hemencecik vardı buluşacakları yere. Kapının önüne geldiğinde iç geçirerek birkaç saniye düşündü Gobo. Ya şimdi ya hiçbir zaman… Bunu şimdi yapmazsa hayatı boyunca annesinin kabuğundan çıkamamış; o çelimsiz, güçsüz, iradesi annesinin ellerinde olan zayıf Gobo olarak kalacaktı. Lami cimi yoktu. Bu onun varoluş savaşıydı ve ne olursa olsun gardını düşürmeyecek, annesine karşı açtığı savaşı zaferle taçlandırmanın gururunu yaşayacaktı. Bir kere sadece annesi olmadan var olabilmesi mümkün olsa, bundan sonraki hayatının yol haritasını farklı çizebilirdi. Satır satır yazabilsem hayatımı yeniden, kalemi tutan da ben olsam yeri geldiğinde kıran da… Hayatının film şeridi gibi önünden geçtiğini hayal etti bir an. Nasıl da sıkıcı bir film olurdu. Sanat filmleri bile daha çok gişe yapıyordur herhâlde, diye hayıflandı. Bacaklarının içinden geçen bu düşüncelere katkı sağlayıp titremesine son vermesiyle, kapının önünde düşünceleri kök salmadan kendini toparladı ve hayatının en şahane adımını attı Gobo. Masmavi gözlerinin içini zifiri karanlık yaptığını biliyorum anne, onları senelerce içimi huzurla dolduran okyanus mavisi sansam da kapkara ziftti bana bulaştırdığın. İçinin hiddetini, nefretini, öfkesini, gazabını benimle paylaşıp kendini hafifletmek istedin belki de. Bilerek yapmadıysan da hayatına son vermenin cesaretini gösteremediğinden, bu irin dolu yaşamını benimle katlanabilir hâle getirmeye uğraştın. Küçücük bir çocuktum oysa. Kalbimdeki deli telaşımla o çocukluğu yaşayamadan, seni iyileştirmeye adadım kendimi. Hem de nasıl yapacağım konusunda defalarca acze düşerek. Hayatın ufak sevimli anlarını sevmeye, görmeye davet ettim. Seni, her bir davetin red cevabıyla karşılanacağını gözeterek. Yemyeşil bahçemizde bir bardak çay içmenin huzurunu, deniz kenarında sohbetli yürüyüşlerin tadını, dizlerine yatıp tebessüm ettiren bir çocukluk anını dinlemenin mutluluğunu, sıcacık tarhana çorbasına sevgini de katmış olmanın keyfini, neden ikimize de çok gördün anne? Neden bir günü dahi şikâyet etmeden, mutsuz bir hayatı sürmenin sebebini başkalarından bilmeden, beni boğazıma kadar derde kedere sokmadan yaşayamadın ki? Kendindeki sevgi açlığını, beni de sevgi orucuna sokarak mı hesaplaşacaktın hayatla?
Dünyaya ve diğerlerine güvenmenin ilk adımı olan o anne sıcaklığının boşluğunu bir ömür onda, bunda ve şunda aramayı, bu sersem varolma çabamı, nasıl reva gördün bana? Anne sevgisine teşne bir çocuğu tüm dünya sevse zerre önemi yok, neden bilemedin bunu?
Hepsini bağıra bağıra, böğüre böğüre sormak istedi Gobo. “Yok,” dedi, “yapamayacağım, geri dönmek en iyisi.” Ne demiştin Gobo? Ya şimdi ya hiç! Nasıl da ürkeksin hâlâ, nasıl da Demokles’in kılıcı gibi duruyor annen başında. Güya zafer kazanmaya gidiyordun! Bunları düşünürken midesinin ağzına geldiğini hissetti. Hemen bir ağaç altında, içindeki mide sıvısını çıkarttı. Sanki korkularını, tereddütlerini de bu ağacın altına bırakarak, müthiş bir rahatlama hissetti ağzını peçeteyle silerken.

