“Hadi oğlum!” diye bağırdı ağa, traktöre mibzeri takarken. İçeriden ne bir kıpırtı ne de bir ses geldi. Yanındaki karısına döndü.

“Süt çocuğu yaptın şunu. Paşam bir zahmet kalkacak da tarlaya gideceğiz… Keyfi bilir, tüm yamacı koşarak gelsin. Yarım saate tarlada olmazsa ben karışmam!”

Burnundan soluyarak traktörü çalıştırdı.

“Yürü koçum,” dedi direksiyonu okşayarak, “bu senenin ürününü de ekelim. Emek bizden, takdir Allah’tan.”

Traktör yamaca doğru seke seke giderken, köyün delisi tarlasının başında elinde kazmayla yine bir şeyler kazıyordu.

Allah akıl fikir versin şu garibana, diye geçirdi içinden. Yanından geçerken seslenmeyi unutmadı.

“Kolay gelsin bacı, bereketli olsun! Hasadını görmeyi de nasip etsin Allah.”

Kadın, sadece tek elini hafifçe kaldırarak selam vermekle yetindi.

Ağa tarlasına vardığında traktörden indi. Yere eğilip bir avuç toprağı avuçladı, burnuna götürüp buram buram kokladı.

“Hanemin geçimini sağlayan toprak, bu yıl da yüzümü kara çıkarma. Bir attığım tohumu bin ver. Eşe dosta dağıtayım, garip gurebayı doyurayım,” diye usul usul konuştu toprakla.

Tam yarım saat sonra oğlu yokuşun aşağısından göründü. Babasının yanına geldiğinde nefes nefese kalmıştı. Baka baka bıyık altından güldü ağa.

“Akılsız köpeği yol kocatırmış, duydun mu hiç?”

Oğlan duymamazlıktan geldi, soluk soluğa konuştu.

“Gelirken gördüm, Hacıkısıkların kızı yine tarla başındaydı. Bir şeyler belliyordu gene, kendi kendine söyleniyordu. Yürüyecek hâli yok ama hâlâ toprağa bir şeyler gömme derdinde…”

“Sen kendi işine bak,” diye kızdı babası. “Allah’ın garip kulu işte, kimseye zararı yok. Kocası da baş edememişti, bırakmıştı kendi hâline. Acaba diyorum, gizlice bir avuç tutam buğday atsak da tarlasına, kendimizinkine geldikçe baksak olmaz mı? Büyür de sevinir belki. Her sene eli boş dönmesinden iyidir.”

Baba oğul akşama kadar tarlalarını ekip, güneş batarken eve döndüler. Dönerken de Hacıkısıkların kızının tarlasının bir bölümünü sürüp ekmeyi ihmal etmediler.

Günler birbirini kovaladı. Mevsim dönüp de bahar yüzünü gösterdiğinde ağa ile oğlu, kendi tarlalarında her dönüşte gizlice buğday serptikleri küçük toprak parçasına da baktılar. Toprak verileni geri çevirmedi; tarlanın o kısmı boy vermiş, yemyeşil, gürbüz filizlerle dolmuştu. Diğer tarafı ise kapkara, susuzdu. Bir tek ot bile bitmemişti.

Kadının durumu günden güne kötüleşiyordu.

Artık tarlaya yürürken adımları birbirine dolanıyor, elindeki kazmayı taşımakta zorlanıyordu. Köylü, onun iyice elden ayaktan düştüğünü görünce arkasından daha çok acıyarak bakar oldu. Bedenindeki güç azaldıkça, o tarlaya gitme sevdası daha da büyüyordu sanki. Hangi rüzgâr esse, hangi yağmur yağsa kadın yine oradaydı; dizlerinin üstüne çöküyor, titreyen elleriyle toprağı kazıyor, koynundan çıkardığı bir şeyleri ekip uzun uzun seyredip dönüyordu.

Çok geçmeden, ekinlerin sararıp başakların boyun büktüğü o kavurucu yaz sıcağında kadının nefesi tükendi. Köyün delisi tarlasının başında değil, evinin soğuk tahtasında bulundu bir sabah. Cenazesi sessiz sedasız kaldırıldı. Ne arkasından çok ağlayanı oldu ne de uzun uzun yas tutanı. Köylünün aklı da fikri de tarladaydı; hasat zamanı gelip çatmıştı, herkes bir an önce ektiğini biçip ambarına koyma telaşındaydı. Helallik alınıp toprak üstüne örtülür örtülmez, cemaat üstündeki tozu silkeleyip tarlalarının yolunu tuttu.

Baba oğul da önce kendi biçerdöverlerinin, tırpanlarının başına geçtiler. Akşama doğru tarlalarının hasadı bitince, ağa oğluna döndü. 

“Yürü oğlum,” dedi. “Şu garibin tarlasına gidelim. Bizim ektiğimiz o bir avuç buğday iyice olgunlaşmıştır. Biçelim de ruhuna bir hayrımız dokunsun, komşulara dağıtırız.”

Traktörü kadının tarlasına doğru sürdüler. Oğlan tırpanı vurmak için öne atıldı. Ancak daha ilk hamlede tırpanın ucu sert bir şeye takıldı, taş sesine benzer küt bir ses çıkardı.

“Baba,” dedi oğlan duraklayarak. “Buraya bir şey gömmüş bu… Tırpan geçmiyor.”

Ağa traktörün ışıklarını tarlaya doğru çevirdi. Sarı, cılız far ışığı gecenin karanlığında toprağın üstüne düştü. Oğlan elindeki tırpanı kenara bırakıp traktörün arkasından kazmayı aldı.

“Taştır herhâlde baba,” diyerek toprağa ilk darbeyi vurdu.

Fakat kazmanın ucu taşa değil, sertleşmiş ama esnek bir şeye çarptı. Toprak çatladı. Oğlan eğilip elleriyle toprağı eşelemeye başladı. Birkaç hamleden sonra eline siyah, çamurlaşmış bir poşet geldi. Poşet, zamanın ve nemin zarar vermemesi için sicim iplerle kat kat bağlanmıştı.

“Ne varmış orada oğlum?” diye sordu ağa, traktörden inip yanına yaklaşarak.

“Poşet var baba… İple sarmış.”

Oğlan cebinden çakısını çıkarıp ipi kesti. Poşeti açtığında içinden yıpranmış, küçük bir çift bebek patiği, tahta bir çıngırak ve katlanmış sarı bir kâğıt çıktı. Baba oğul birbirine baktı. Ağa şaşkınlıkla gözlerini kırptı.

“Kaz bir daha… Şurayı da kaz!”

Oğlan kazmayı toprağa her vurduğunda, öbek öbek poşetler çıkmaya başladı. Biri büyük, biri küçük; biri derine gömülmüş, biri yüzeye yakın… Toprağın altı âdeta dilsiz bir ömrün müzesi gibiydi. Köylünün “boş” sandığı, “kısır” dediği topraktan poşetler fışkırıyordu.

İpleri kesip açtıkça ortaya saçılanlar baba oğlun nefesini kesti. Bir poşetin içinden budanmış kalın bir sopa; bir diğerinden ortadan ikiye kırılmış, kenarları sırrı dökülmüş porselen bir tabak, bir başkasından sararmış bir duvak parçası, en derindekinden ise kenarları yanmış bir okul karnesi çıktı. Biraz daha kazdıkça dizilmiş diğer poşetlerden yıllar önce kırılmış bir ayna parçası, kuruyup yaprakları ufalanmış bir gül ile solmuş bir tren bileti ve içi boş kalmış paslı bir anahtar belirdi.

Hepsi de çürümesin ve zamana dirensin diye özenle kat kat poşetlere sarılmış, her birinin yanına da katlanmış birer kâğıt bağlanmıştı. Ağa, dizlerinin bağı çözülmüş gibi toprağın üstüne çöktü. Titreyen elleriyle sararmış kâğıtları teker teker açmaya başladı.

Patiklerin ve tahta çıngırağın yanındaki kâğıtta eğri büğrü harflerle tek bir cümle yazılıydı: Sıbyanım düştü bugün. Sana verecek canım kalmadı.

Budanmış kalın sopanın yanındaki kâğıt sararmıştı: Döverken kırdığı sopa. Acısı geçti, utancı geçmedi.

Ortadan ikiye ayrılmış porselen tabağın üstündeki kâğıtta mürekkep dağılmıştı: Tuzu az diye yüzüme çaldığı tabak. Tuzu eksikmiş, benim ömrüm gibi…

Duvak parçasının yanındaki kâğıda acı sinmişti: Kefenim oldu bu. Ben bu eve gelin geldim, bu ak bezle öldüm.

Kenarları yanmış, yırtık karnenin yanındaki kâğıtta bir kız çocuğunun ahı vardı: “Okuyup da ne olacan!” deyip yırttı babam. Aklımı gömdüm buraya.

Kırık ayna parçasının yanındaki kâğıtta bir not duruyordu: Yüzümü unuttum. Bakmayan gözlerin görmediği yüzüm burada kalsın.

Kurumuş gül ile solmuş tren biletinin yanındaki kâğıtta hiç yaşanamamış bir gençlik saklıydı: “Kaçıracam,” dedin, tren geldi geçti, sen gelmedin. 

Paslı anahtarın yanındaki kâğıtta kimsesizlik çınlıyordu: “Benim evim,” diyecek tek kapım olmadı. Bu anahtar hiç olmayan evimin kilitidir.

Ağa kâğıtları elinde tuttukça elleri titredi, gözlerinden süzülen yaşlar toprağa damladı. Oğlan kazmayı kenara atıp başını ellerinin arasına aldı. Köydekiler onu yıllarca “akılsız” sanmıştı. Çorak toprağa emek veriyor, hiçbir şey bitiremiyor diye acıyarak bakmışlardı ona.

Oysa kadın, toprağa buğday değil; diline kilit vurulmuş bir ömrün ahını, acısını ve suskunluğunu ekmişti. Toprak da insanlardan daha vefalı çıkmış; kendine emanet edilen hiçbir sözü çürütmemiş, saklamıştı.

O gece, köyün en yüksek sırtındaki o kapkara tarlada, herkes kendi ambarını buğdayla doldururken baba ile oğul, bir kadının bir ömür boyu kalbine gömdüğü, toprağın ise cömertçe dışarı vurduğu en ağır hasadı kaldırdılar.

Bu yazı sana ne hissettirdi?