Serum kokan beyaz bir hastane odasında, sabah güneşinin kırık ışıkları camdan yatağımın üzerine vuruyordu. Kapı yavaşça açıldı ve menteşeleri gıcırdadı. Annem, eşim ve ben aralanan kapıdan içeri girenlere baktık. Bir hemşire, yüzünde bir tebessümle, kollarının arasında bebeğimle bana doğru geldi. Onu kucağıma nasıl alacağımı bilemedim. Daha kendim çocuktum. Hayatı yeni yeni kavramaya başlamıştım. İlk çocuğum… Kollarıma aldığımda, o minicik dudakların kıpırdayışına, o derin sessizliğine bakıp, “Bu şimdi benim mi?” dedim. Beyaz bir battaniyenin içinde, sarı tulumuyla bebeğimin yüzü sarı bir papatya gibi parladı. Papatya en çok sevdiğim çiçekti. Ben gerçek papatyamı kucağıma almıştım. Oyuncak bir bebek, tıpkı küçüklüğümde oynadığım bebekler gibi minnacıktı; savunmasız ve mahzun. Yüzünü okşadım, ellerini avuçlarımın içine aldım. Başını göğsüme yasladım, sıcacıktı. O an kalbim o küçük bedenin içinde atmaya başladı.

O günden sonra kendime ait o eski, gamsız dünya tamamen kapandı. Artık tek bir bedende iki can vardı. Yediğim her lokma, içtiğim her yudum su, uyuduğum birkaç saatlik kesik uykular, eşimle göz göze geldiğimiz o kısıtlı anlar… Her şey, ama her şey onun etrafında yeniden şekillendi. Ben daha bu baş döndürücü yeni düzene, bu yabancısı olduğum annelik ritmine alışmaya çalışırken, hayat evimize ikinci bir mucizeyi müjdeledi. Bir oğlum olacaktı. Üç kişilik ailemiz biraz daha büyüyecek, evimizdeki sesler, tatlı telaşlar ve sorumluluklarımız ikiye, üçe katlanacaktı.

Aylar sonra yine aynı hastanede ama farklı bir odada, bir akşamüzeri oğlumu kucağıma verdiler. Onu da kollarımın arasına ilk aldığımda göğsüm aynı sıcaklıkla, kalbim aynı ürpertiyle titredi. Yüküm ağırlaştı, bedenim bu yükün altında ezildi. Derin bir nefes alıp verdim. Kızımı kucağıma aldığım o ilk günden farklı olan duygu bir nebze de olsa beni rahatlattı. Bu kez cebimde biraz tecrübe, omzumda ise daha büyük bir yük vardı. Hastaneden eve geldiğimiz gün, kızım yanıma sokulup hüzünlü bakışlarını bana doğrulttuğunda, “Seni daha az sevmeyeceğim,” demek istedim ona ama ne kadarını anlar bilemedim. Kızım henüz iki yaşını bitirmiş, yeni yeni ayaklanmıştı. İkisinin de gözleri bendeydi, ikisinin de her saniye bana ihtiyacı vardı. Sarı papatyamı kendime doğru çektim. “Kalbimdeki yerin hiç eksilmeyecek,” diyerek saçlarını öptüm. Kalbim göğsümü daha hızlı tekmeledi. Diğer kolumda da oğlum ağlamaya başladı. “İkisine nasıl yeteceğim?” dedim. Sevinç ve korku düşüncesi tüm benliğimi sardı. Karşımda oturan eşim de bize bakıyordu. Eşimin yüzüne tatlı bir tebessüm yerleşti. Biçimli mavi gözleri, sarı kirpiklerinin altında bir yandı bir söndü. Koltuğundan kalkıp bize doğru birkaç adım attı. O güçlü kollarıyla, şefkatle, sevgiyle bizlere sarıldı. Hayatı boyunca ailesini; yağmurdan, çamurdan, fırtınadan koruyacak ev oldu, evin çatısı ve direkleri oldu. İşten yorgun geldiği günlerde bile beni yalnız bırakmadı. Çocuklarla ilgilendi, oyunlar oynadı, ayağında salladı, masallar okudu.  Annem ve eşim yanımdaydılar ama çocuklar kendi annelerinin kokusunu, annelerinin sıcaklığını istiyorlardı.

Her geçen gün dalga dalga büyüyen sorumluluklarım, işlerim vardı. Uykusuz, çileli geçen gecelerin ardından, sabahları gözlerimi açtığımda biri sağımda, diğeri de solumda iki melek kırışmış çarşafların içinde uyuyordu. Onlara baktığımda yüreğim sıkışıyordu. Bana ihtiyacı olan iki hayat, iki insan vardı ve ben… Duygusal olarak, fiziksel olarak en güzel şekilde büyümeleri ve gelişmeleri için ne gerekiyorsa yapacaktım. Planlar yaptım, kitaplar karıştırdım, internet sayfalarında gezindim. Sonu gelmeyen bir araştırmanın içine girmiştim.

Yıllar yılları kovaladı. Zaman hızla aktı, uykusuz geceler, yerini büyüme sancılarına bıraktı ve nihayet, kendimizi okul kapılarında bulduk. Kızım ilkokula, oğlum ise anasınıfına başlamıştı. Onlardan ilk defa ayrılmıştım. Dizimde, kucağımda, bacaklarımın arasında bir can yoktu. İlk defa yalnız kalmıştım. Onları okula bırakıp eve geldiğim saatlerde nefes aldığımı, yaşadığımı fark etmiştim. Sırtımı koltuğa dayayıp kahvemi yudumlarken, “Üzerimde ne kadar çok yük varmış ne kadar tatlı telaşlarım varmış, ben ben olmaktan çıkmışım,” dedim ve derin nefesler alıp vermeye başladım.

İki çocuğum ve sorumlulukları, bir sarmaşık gibi bana sarılmış, üzerimde büyümüşlerdi. Yıllarca onların ihtiyaçları, istekleri için uğraşmış, bu evin içinde bir kuş gibi çırpınmış, yorulmuştum.  Şimdi onlar benden uzaklaşınca, sarmaşığın dalları yavaş yavaş çözülmeye başladı. Daha rahat nefes almaya, kanatlarımı çırpmaya başladım. Ellerim, kollarım oynamaya, kendim olmaya başladım. İlkokuldayken bana olan ihtiyaçları ve ilgileri yavaş yavaş azaldı. Onların büyüdüklerini, sorumluluklarını yerine getirdiklerini, bir birey olarak “Ben de varım,” dedikleri günleri de gördük. Liseye geçtiklerinde masrafları da arttı. Dershaneye gitmeleri, sınavlara hazırlanmaları gerekiyordu. Eşim özel bir şirketin muhasebesini tutuyordu. Aldığı maaş, ihtiyaçlarımızı karşılamayınca ben de çalışmaya başladım. Pazarda peynir, süt, yufka sattım. Yıllar benden, eşimden çok şeyler aldı. Evin masrafları, üniversite okuyan iki çocuğun masrafları, stres, sıkıntı eşimin kalbine ağır geldi. Tam çocuklarımız üniversitede geleceklerini inşa ederken, en büyük dayanağım, yol arkadaşım kalp krizi geçirdi ve gözlerindeki ışık söndü.

Dünya başıma yıkıldı sandım. Ama arkama baktığımda tutunmam gereken iki dalım vardı. Yasımı içime gömüp daha çok çalıştım, tezgâha daha erken gittim. Evlatlarım da beni yalnız bırakmadı; bir yandan derslerine çalışırken bir yandan part-time işlerde koşturup bana omuz verdiler. Okudular, yazdılar, kırdılar, döktüler, pişirdiler, yaktılar ama en çok da ders çalıştılar. Biz o zor günlerde birbirimizin nefesi, birbirimizin destekçisi olduk.

Bugün… Okulları bitti, o gurur tablosu diplomalar duvara asıldı. Kızım mimar, oğlum ise doktor oldu. Yıllarca verilen emeklerin karşılığı, içimde sıcacık bir ışığa, bir gurura dönüştü.

İkisi de yuvalarını kurdu. Şimdi başımı kaldırdığımda ne yalnızlık görüyorum ne de terk edilmişlik, aynı apartmanda altlı üstlü oturuyoruz. Benim bacaklarım tutmadığı için alt katı tercih ettim. Oğlum bir üst katta, kızım da üçüncü katta. Üst katlarda yankılanan çocuk sesleri, merdivenlerde yükselen adım sesleri, koşuşturmalar, kahkahalar, sürekli açılıp kapanan dış kapım ve torunlarım…

Aynalara ve resimlere her baktığımda, içimi bir özlem kaplıyor. Eskileri çok özlüyorum en çok da eşimi, annemi. “Gençken her şey çok güzeldi,” diyorum dudaklarım kıpırdıyor. Sevdiklerim yanımda, sağlığın yerindeydi. Şimdi oturduğum koltuğa gömülüp hüzünlü kalbimle sahip olduklarım için şükrediyorum. “Saçlarımdaki aklar, yüzümdeki çizgiler ve ağrıyan bacaklarım bu hayattaki en büyük mücadelemin, eşimle birlikte ve eşimden sonra verdiğim bir savaşın sevgiyle, şefkatle zafere ulaşmasının bir nişanesi oldu,” diyerek içimi kaplayan bir huzur eşliğinde o yumuşak koltuğa gömülüp uyuyorum.

Bu yazı sana ne hissettirdi?