Tek tek özenle ekilen tohumların mucizesi mahsuller Gülten’in ellerinin arasında parlıyordu. Dibi gelmiş kırmızı saçları da parlamaya eşlik ederken fasulye sırıklarının arasında şarkılar söylüyordu. Her sonbahar hasatın yorgunluğunu, birkaç kadın dostu ile beraber, kadınlar matinesine çevirdiği bahçede bir nebze atıyordu. Terleyen alnını başına bağladığı bandana ile sildi. Gözüne o anda ilişen, nereden geldiğini çözemediği beyaz pamuk; Gülten’in Ahmet’ini, bahçenin az aşağısında duran Ahmet’ini, getirdi.
“Üfle biraz daha, nefesini tut ve dayan. Evet, şimdi oldu. Bak nasıl da uçuşuyor karahindibalar!” Kaşlarının ortası alınmamış küçük oğlan uçuşan karahindiba tohumlarını hayranlıkla izliyordu. Komut verdiği sıra arkadaşı Gülten’in yanakları nefesini tutmaktan uyuşmuştu. Matarasından su yudumladı. Gülten’in içi rahattı artık, karahindibaya dileklerini üflemişti ve o dilekler gerçekleşecekti.
“Pamuğa fasulye tohumu koymamız gerekiyormuş, sen yaptın mı Gülten? Benim fasulyem çimlendi. Tüm okula yetecek kadar fasulyem var!” Fasulye sırığının yarısı kadar olmayan kollarını kulaç açtı.
Küçük kız utana sıkıla, “Hayır, ben yapamadım. Annem pamuğa çok su koyduğumu söyledi. Fidelerim çürüdü.”
“Ben sana yardım ederim.”
“Nasıl olacakmış?”
Küçük oğlan yer yer dökülmüş saçlarını kapatmak için taktığı mavi bereyi çıkardı ve fırlattı. Ağacın birinin dibine koyduğu sırt çantasından bir avuç kadar pamuk çıkardı. Yüzünde muzip bir ifade belirdi.
“Gülten sence bir kilo demir mi ağır yoksa bir kilo pamuk mu?”
Küçük kız sorunun saçmalığı karşısında cırladı. “Tabii ki bir kilo demir daha ağır Ahmet!”
Ahmet kafasını iki yana salladı. “Hayır, bilemedin. Bir kilo pamuk daha ağır… Çünkü onlara su dökünce çok ağır oluyor. Annem inatla bana ikisinin de eşit olduğunu söylüyor ama hayır bir kilo pamuk daha ağır!”
Hangisi ağırdı sahi? Sözde eşitlerdi. İnsan hangisini kaldırabilirdi gerçekten?
Elindeki pamuğu yine çantasından çıkardığı ufak bir kaba koydu. Gülten de cebindeki rengârenk fasulye tohumlarını içine koydu. “Bak, damla damla her gün su koyacaksın,” dedi ve durdu. “Yoksa ölürler.”
Ölmesin. Ahmet ile yaptığı tohumlar minik fideler hâline gelsin. Ahmet tüm okula, Gülten ise okulla yetinmeyip tüm şehirde fasulye bahçesi yapacaktı. Keşke karahindibaları gökyüzüne hemen bırakmasaydı Gülten. Dileklerinin arasında bulutlara kadar uzanan fasulye sırıkları koyacaktı. Oysa çoktan dilekler gerçekleşmek için sabırsızlanıyordu.
“Hafta sonu bitsin, pazartesi okula getir tamam mı? Unutma, damla damla! Görüşürüz Gülten!” Pır pır eden yüreği her hâlinden okunan Ahmet, sırt çantasını da alıp oradan uzaklaştı. Gülten elindeki kabı ehemmiyetle eve kadar taşıdı. Bir an önce pazartesi gününe ulaşmak istedi.
Pazartesi geldi. Ahmet’in yardımı havada kaldı. Ahmet o gün okula gelmedi. Ahmet diğer günler de okula gelmedi. Ahmet’e ait sıranın üzerinde birkaç kırmızı karanfil Gülten’e anlamsız geldi. Çiçekler toprağında durmaz mıydı? Neden Ahmet’in sırasının üzerinde solmaya terk edilmişti ki? Onun başından çıkarmadığı mavi beresi ise karanfilin yanında azrail gibi bekliyordu.
Gülten’in fasulyeleri filizlendi. O fasulye fidelerini ilk önce saksıya dikti, sonra annesi bahçeye…
Saatlerce yaprakları aralayıp taze fasulyeleri seçerken sadece belini doğrultmuştu. Nereden bahçeye düştüğünü bilmediği o beyaz pamuk gözlerini sulandırdı. Yüzünü güneşe çevirdi. Anıların zihninden parça parça çıkması dudaklarında buruk bir gülümseme yerleştirdi. Beline sıkıca bağladığı dolaylığa fasulyeleri bıraktı. Fasulyelerin ayıklamasını ara tatil için memlekete gelen kızına yaptıracaktı. Küçük, lekeli veya tohumluk şeklinde sınıflandıracak sonrasında da fasulyelerin birazıyla akşama yemek yapacaktı.
Büyüyünce toprağa ektiği tohumları Ahmet ile beraber pamuklara sarmışlardı küçükken. Ahmet de beyazlara sarılmıştı bir fasulye tohumu gibi; o da toprağa verildi. Gülten ise bugün toprağa verdiği tohumları fasulye olarak hasat etti. Sulanan gözlerini Ahmet’in mezarlığının hizasına çevirdi. İçinden mırıldandı.
“Pamuğumda fideler, sen gelmedin.”

