“Bir gün ev yaptırırsam duvar taşlarını Siverek’ten getirteceğim,” derim hep.
Bunu ne zamandır söylediğimi hatırlamıyorum. Bildiğim, o evin nasıl olacağına dair pek çok fikrim zaman içinde değişse de bu cümlenin hiç değişmediği. Bahçesi büyük mü olur, küçük mü; tek katlı mı olur, iki katlı mı; nerede olur, onu bile bilmiyorum. Ama taşlarını biliyorum.
Siyah olacaklar ama boyanmış sıradan bir siyah taş değil, Karacadağ’ın siyah taşları.
Neden onları bu kadar sevdiğimi sorsalar, ne diyeceğimi bilmiyorum. Belki uzun zamandır gördüğüm için… Oysa düşününce bunun doğru olmadığını fark ettim.
Çocukluğum Siverek’te geçmedi; yani hatırladığım yaştaki çocukluğum geçmedi.
Dört, belki beş yaşındaydım ayrıldığımızda. Sonraki yıllarda ara sıra yaz tatillerinde gittik. Bu yüzden size o siyah taşların arasında geçen uzun bir çocukluk anlatamam. O sokaklarda büyüdüğümü, her köşesinde bir anım olduğunu, o duvarların çocukluğumun şahidi olduğunu söylersem yalan olur.
Yine de onları her gördüğümde içimde tuhaf bir tanıma hissi belirir. Tanımaktan ziyade aitlik, özlem, belki de bilmediğim bir şeyi bulma hissi…
Ben onları hatırlamıyorum da sanki onlar beni hatırlıyor.
Belki de bu yüzden yıllardır bir gün kendi evimi yaptırırsam o taşlardan getirteceğimi söylüyorum. Aitlik hissi için mi acaba?
Sonra bu isteğimin sebebini merak ettim. Ama tam anlamıyla buldum sayılamaz.
Peki benim bu kadar sevdiğim taşlar nereden gelmişti?
Meğer hikâyeleri benden de, ailemden de, orada yaşamış kuşaklardan da çok daha önce başlamış.
Karacadağ bugün sessiz duran, yayvan bir volkan. Ama milyonlarca yıl önce yerin derinliklerinden çıkan lavlar geniş bir coğrafyaya yayılmış. Akan lav soğumuş, katılaşmış ve bugün benim uzaktan bile görünce tanıdığımı sandığım o siyah bazaltlara dönüşmüş.
Yani benim “taş” diye sahiplenip sevdiğim şey, bir zamanlar taş bile değilmiş.
Ateşten bir parçaymış…
Bu bilgiyi öğrendiğimde istemsizce gülümsedim.
Neden mi? Çünkü benim adım Alev, ateşin en renkli hâli…
Haydi şimdi buna tesadüf diyelim, ama tesadüf mü gerçekten? Bunun bir anlamı var mı, bilmiyorum. Belki yalnızca hoşuma giden bir tesadüf. Ama insan bazen kendine benzediğini bile bilmediği şeyleri, neden sevdiğini çok sonra anlıyor.
Üstelik Karacadağ’ın siyah taşlarının hikâyesinde ateş sadece bilimsel gerçeği değil.
Mitolojik ve tarihi bir hikâyesi var: “Karacadağ Ejderhası”
Mitolojiye göre bir de ejderha var.
Ejderha kısmında da gülümsediğimi itiraf etmeliyim.
Halk, bilimsel olarak volkanik patlamayı bilmediği dönemlerde, dağın bu kapkara taşlarını ve homurtularını çok güçlü bir efsaneyle açıklamışlar.
Çok eski zamanlarda Karacadağ’ın zirvesinde, ağzından alevler saçan devasa, korkunç bir ejderha yaşarmış. Ejderha öfkelendikçe ağzından çıkardığı ateşlerle dağın eteklerindeki tüm ormanları, yemyeşil otları, ağaçları ve hayvanları yakıp kavururmuş. Ejderhanın saçtığı bu alevler o kadar güçlüymüş ki dağın üzerindeki normal taşlar bile sıcaktan kömür gibi kapkara kesilmiş.
Çaresiz kalan bölge halkı, kendilerini bu canavardan kurtarması için gece gündüz dua etmiş. Bir gün dualar kabul olmuş ve gökyüzünden ilahi bir zincir inerek ejderhayı boynundan yakalamış ve yerin yedi kat altına ya da göklere hapsetmiş.
Efsaneye göre, bugün Karacadağ’da gördüğümüz o kapkara bazalt taşlar, ejderhanın yaktığı taşların külleridir. Dağdan zaman zaman gelen rüzgâr uğultuları ve yeraltı sesleri ise halk arasında hâlâ “yerin altındaki ejderhanın homurtuları ve onu bağlayan zincirlerin şakırtıları” olarak yorumlanır. Evet, ejderhayı da kendimle özdeşleştirdim. Nasıl mı? Ben de sinirlenince bir anda patlayabiliyorum, ben bunu burcum yüzünden sanıyordum, ya ejderhadan geldiyse…
Öfkelenince bir anda parlayan, sonra, “Biraz fazla mı oldu acaba?” diye düşünen biri olarak, ejderhaya bütünüyle yabancı olduğumu söyleyemem.
Volkanik dağların ateşi, ejderhanın ateşten nefesi, ikisinin yolu da benim adıma çıkıyor; Ateşe…
Taşların bulunduğu dağın özelliği bu kadarla da kalmıyor. Karacadağ, altındaki lav tüplerinden gelen kaynak sularıyla bölgeye hayat verirken, üstündeki kara taşlarla da binlerce yıldır insanları koruyan muazzam bir sığınak olmuş âdeta.
Dahası bu volkanik toprakta yetişen ve dünyanın ilk evcil buğdayı kabul edilen buğdaylar, tarih öncesi tarım mirasıymış.
Belki insan memleketine yalnızca doğduğu için ait olmuyor. Bazen onun hikâyelerinde kendinden parçalar buluyor.
Karacadağ’ın taşlarını araştırdıkça karşıma daha da ilginç bir şey çıktı.
Bizim taşların bir de dişisi ve erkeği varmış.
Gözenekli, içinde boşluklar bulunan ve daha kolay işlenebilen bazaltlara yörede “dişi taş”; daha yoğun, sıkı ve zor işlenenlere ise “erkek taş” denildiğini öğrendim.
Önce hangisini daha çok sevdiğimi düşündüm.
Sonra sorunun yanlış olduğunu fark ettim.
Ben hangisiyim?
İçine su alıp kolay işlenebilen mi?
Yoksa sıkı, sert, kolay kolay kırılmayan mı?
İnsan kendisini anlatırken tek bir sıfat seçmek istiyor. Güçlüyüm. Hassasım. Sertim. Yumuşağım. Dayanıklıyım.
Oysa ben hiçbir zaman yalnızca biri olmadım.
Bazen söylenen tek bir sözü yıllarca içimde taşıyacak kadar gözenekliyim. Kolayca işlenirim ama bunu iyi yönden söylüyorum. Bilgiyle, kültürlerle, yeniliklerle işlenmeyi severim. Bazen de hayat bütün ağırlığıyla üzerime geldiğinde, benim bile nereden çıktığını anlamadığım bir sertlikle ayakta kalıyorum. Ki çoğu zamanda böyle oluyor.
Demek ki seçim yapmak zorunda değilmişim.
Bizim dağın taşı bile tek çeşit değilken, ben neden tek bir özelliğe sahip olayım ki?
Belki de memleketimin siyah taşlarını içten içe sevme nedenlerimden biri de budur.
Ama Karacadağ’ın taşı yalnızca sertliğiyle yaşamamış bu coğrafyada.
İnsanlar onu yerinden çıkarmış, taşımış, kesmiş, yontmuş. Duvarlar örmüş. Avlular yapmış. Evler kurmuş. Bir zamanlar yerin altından ateş olarak çıkan şey, yüzyıllar sonra insanların kendilerini sıcaktan ve soğuktan korumak için sığındıkları duvara dönüşmüş.
Bunu düşündüğümde taşın hikâyesinde en sevdiğim şeyin sadece görünüşü olmadığını anlıyorum.
Dönüşümü.
Ateşken yakabilecek bir şey, soğuduğunda sığınak olabiliyor.
Sertlik her zaman incitmek için kullanılmaz, bazen de korumak için kullanılır; korunmak için de sert olmak gerekiyor.
Karacadağ’ın insanlara verdiği tek şey taş da değil.
Bu coğrafya, insanlığın tarımla kurduğu en eski ilişkilerin izlerini taşıyor. Karacadağ çevresindeki yabani buğdayların, buğdayın evcilleştirilme tarihini anlamada çok önemli bir yere sahip olduğunu öğrenince, bu kez başka bir şeye takıldım.
Aynı toprak insana hem taş vermiş hem buğdayıyla aş…
Biri sert.
Diğeri avucunun içinde ezilecek kadar narin.
Biriyle kendine duvar örmüş insan.
Diğeriyle ekmek yapmış.
Biri ev olmuş.
Diğeri sofra.
Belki bir coğrafyanın memleket olabilmesi için ikisi de gerekiyordur.
Korunacağın bir yer ve o yerin içinde paylaşacağın bir ekmek…
Bütün bunları öğrendikten sonra dönüp yine aynı soruya geliyorum.
Ben neden o taşları bu kadar seviyorum? Neden yuvam diyeceğim yerde olmalarını istiyorum?
Çocukluğumun büyük bölümü orada geçmedi. Hafızamda Siverek’e ait yüzlerce sahne yok. Hayatımın uzun yılları başka şehirlerde geçti.
Ama insanın memleketi yalnızca en çok yaşadığı yer midir?
En çok anı biriktirdiği yer mi?
Yoksa bazen hafızasından önce başlayan bir bağ da var mıdır?
Belki aidiyet her zaman hatırlamak değildir.
Bazen tanımaktır, bazen de farkında olmadan hissetmektir.
Bir görüntüyü, bir sesi, bir kelimeyi, bir yemeği…
Ya da siyah bir taşı.
Yıllardır, “Bir gün ev yaptırırsam bahçesinin taşlarını Siverek’ten getirteceğim,” derken bunu sadece görünüşü için istediğimi düşünüyordum.
Şimdi o kadar emin değilim. Ben farkında olmadan memleketimden bir parçayı yanımda, yuvamda istemişim meğer.
Şimdi hikâyelerini öğrendikçe o taşlarda yalnızca Siverek’i değil, kendimden de bir şeyler görmeye başladım.
Ve bütün bunlardan milyonlarca yıl sonra, oradan dört,beş yaşında ayrılmış bir kadın, hâlâ onları kendi evine koymanın hayalini kuruyor.
Belki bir gün gerçekten yaptırırım o evi.
Karacadağ’dan o siyah taşları getirmek meşakkatli olursa, belki evimde başka bir şeyden vazgeçerim. Ama artık taşlarımdan vazgeçmeyeceğimi biliyorum.
Çünkü ben evime yalnızca memleketimden bir parça koymak istemiyorum.
Kendimden de bir parça koymak istiyorum.
Kendimle beraber Taş’ımı…

