Bazı cümleler vardır ki koca bir taş gibi oturur insanın yüreğine. Duyulmayanın duyulma, söylenmeyenin söylenme zamanı gelmişti. O sabah herkes eteğindeki taşları bir bir döktü.
“Sen acınası bir hayat istiyorsun. Herkes sana acısın, merhamet göstersin, ‘Neler çekti kadıncağız,’ diye arkandan konuşulsun istiyorsun. O yüzden yaptığın en ufak bir fedakârlığı – üstelik senden hiç istenmemişken- gördüğün herkese anlatıp ajitasyonla alkış topluyorsun,” demişti Belma.
“Yalan mı? Sen üniversite okuyacağım diye taa nerelere giderken ben bu evde kaldım. Sen özlenen, gelişi heyecanla beklenen evlatken, ben gelişine sofralar kurması, evi derleyip toplaması, alışverişe çıkması beklenen evlat oldum .Huysuz babanın ve bildim bileli bir derdi olan hasta annenin bakıcısı oldum,” diye karşılık aldı.
“Hayır!” dedi Belma bir hışımla. “Çocukken de böyleydin sen. Hep şirin gözükmeye çalışırdın. En çalışkan, en uslu, en yardımsever görünmek uğruna yapmadığın kalmadı. ‘Belma’ya ben bakarım anne, pazara ben çıkarım anne, Belma üzerini batırdı bugün okuldan gelirken, ona çikolata yeme, üstün batar dedim ama, dinlemedi anne…’ En gözde evlat Selma!
Ne fedakâr, ne cefakârdır. Belma da iyidir ama, Selma bir başka…
Sırf annem konu komşu akrabaya seni övecek, seni benden daha çok sevecekler diye yapmadığın kalmadı yıllarca!” Bunları söylemek kolay olmamıştı, ama bir çırpıda çıkıvermişti Belma’nın ağzından.
“Sen okuyasın diye üniversiteye gitmekten vazgeçtim ben! Ne salakmışım. Böyle bir vefasızlık göreceğimi bilemedim,” dedi Selma.
“Ben de bu cevabı bekliyordum. Bir de bu var değil mi? Yüz bininci kez başıma kakmaktan yıllardır vazgeçmedin. İkimizi de okutamazsın ki babacığım. Ben kendim bir şeyler yapar eder tutunurum. Kendimi kurtarırım. Belma okumazsa hâli ne olur? Kendini iyi göstereceğim diye, beni devamlı işe yaramaz, beceriksiz, aptal biri gibi göstermekten bir an bile geri durmadın!”
Daha fazla orada durmak istemedi Belma. Kapıyı çarpıp çıkmıştı. Adı kadar emindi ki kapıdan çıktığı an ablası Selma, yüzünde o kederli ifadeyle, yıllardır kendisi için yaptığı fedakârlıkların hakkını asla helal etmeyeceği konusunda annesinin karşısında ağlıyordu. Aksi, isyankâr, kendinden başka kimseyi düşünmeyen kardeşinin, yine yapacağını yaptığını söyleyip annesini doldurdukça dolduruyor; ezelden beri hasta olan annesinin tansiyonu yükseldikçe, içinde gürül gürül çağlayan bir coşkuyla, “Bak yine benden başka bakanınız yok!” diyerek yükseldikçe yükseliyordu. Ailenin evcimen, anaç kızı, anne babasından şefkat dolu bir sarılmayı daha hak ediyordu. Sen olmasan biz ne yapardık Selma’m, diyecekti annesi. Alkışlanacak, gururu okşanacak, en gözde, hatta tek gözde evlat olmanın verdiği muzaffer, ama mağrur ifadeyle odasına çekilecekti.
Aralarında iki yaş vardı. Doyasıya bir çocukluk geçirmeden, daha onlara doymadan, kucaklarında bir bebekle çıka gelmişti anne babası eve. “Bu senin kardeşin. Sen artık onun ablasısın. Onu koruyup kollayacak, ona sahip çıkacaksın. Sen artık küçük anne oldun,” demişti annesi. KÜÇÜK ANNE… KARDEŞ…
Hep küçük kalacaktı kardeşi. O ise iki yaşında küçük anne oluvermişti. Kardeşinin yaramazlıkları mazur görülecek, ne yaparsa yapsın küçük olduğu için sorumlu olmayacaktı. Bunu çok erken öğrenmişti Selma. Ona kalansa istenmeden yapmak, söylemeden öğrenmek olmuştu. Daha uslu, daha akıllı, daha fedakâr olmalıydı ki aradaki açığı kapatabilsin. Okuldan eve dönerken çikolata yemeyi o da çok severdi ama ya üzerini batırırsa? O zaman Belma’dan ne farkı kalırdı? Yemezse bir adım öne çıkardı. Ama Belma ortalığı batırmalıydı ki Selma temizleyip aferini alabilsin. Belma hata yapmalıydı ki Selma kusursuz sicilini rahatça ortaya serebilsin. Belma talep eden olmalıydı ki Selma’nın gani gönlü alkışlanıp övülsün. Zamanla bu durum öyle bir hâl aldı ki bir kardeşten ziyade, bir an önce ötelenmesi, dışlanması gereken bir düşman, bir rakip oldu çıktı Belma, Selma’nın gözünde… Eteğindeki silkeleyip atacağı tozdu, ama ailesi görmüyordu. Annesi ne zaman Belma’yla telefonda konuşup onu çok özlediğinden, tatilin gelmesini iple çektiğinden bahsetse, eline süpürgeyi alır saatlerce temizlik yapıp annesinin en sevdiği el açması börekle, babasının kahvesini hazır ederdi. Gör bakalım Belma hanım, bu gece kimden bahsedecekler saatlerce, diye geçirirdi oklavayı yufkaya her sürtüşünde.
Gece, “Benim maharetli kızım, neler de yapmış,” nidalarıyla yükselir, “Keşke Belma’m da burada olsaydı da o da yeseydi,” diye biterdi. Öyle gecelerde sinirinden saatlerce başını yastığa gömer, ağlardı. Ne yaparsa yapsın işe yaramıyordu. Kimse ona, “Belma’ya ne gerek var, sen bize yetersin,” demiyordu. “Belma giderse gitsin, sen ol yeter,” diyen yoktu.
Oysa ne kadar istiyordu üniversite okumayı. Öğretmen olacaktı benim akıllı kızım öğretmen oldu, diye orada burada anlatacaktı annesi. Babası kahvedeyken arkadaşlarının yanındayken arayacak, “öğretmen kızım” diyecekti. Ama ya olamazsa, ya sınavı kazanamazsa ne olurdu? Ya hayal kırıklığına uğratırsa? Ya Belma kazanırsa? Yıllardır uğraştığı her şey, bütün o fedakârlıklar boşa mı gidecekti? O gün hiç gelmesin diye, kendi isteğiyle vazgeçti üniversite hayalinden. “Belma okusun babacığım, ikimizi nasıl okutacaksın?” diyerek vazgeçti. Kötünün iyisiyle… İçinden Belma’nın başarısız olmasının bin kez dileyerek vazgeçti. “Senin için vazgeçtim ama sen başaramadın,” demek uğruna vazgeçti.
Yıllarca kendinden vazgeçtiğini, yaşaması muhtemel güzel anlarından, geçmişinde yaşanması olası güzel anılarından vazgeçtiğini bilmeden vazgeçti. Hiç olmak istemediği birine dönüşürken, sorumluluğu Belma’ya atmak içini bir nebze olsun rahatlatıyordu ama ya sonrası? Hayat önünde akıp giderken “hayırlı evlat” olmak uğruna istemeden yaptığı -yapmak zorunda kaldığı- onca şey ne olacaktı? Zararın neresinden dönerse kâr olduğunu anlayamadan harcayacaktı yıllarını. Belki de son nefesini verirken bile beddualar edecekti, yaşayabileceği tüm hayatın yaşayanı olana, Belma’ya…

