Mezarlığın siyah demir kapısı, Tamer’in onu içeri doğru itmesiyle çığlığı andıran tiz sesle açıldı. Tamer içeri adımını attığında şehrin tüm gürültüsünü, kuru kalabalığını ve hayatın o bitmek bilmeyen koşuşturmasını dışarıda bırakmıştı. Kapının diğer tarafında, bu sessiz dünyada hayat bambaşka bir ritimle akıyordu. Onu önce derin bir sessizlik karşıladı, ardından bu sessizliğin içinden rüzgârın uğultusu yükseldi. Birkaç adım daha attığında, uzaktan cırcır böceklerinin senfoniyi andıran sesleri, mezarlığın farklı noktalarından duyulmaya başladı. Dedesini ziyaret etmek için havanın serinlemesini beklemişti ama akşamüzeri olmasına rağmen ensesinde ve alnında boncuk boncuk terler belirmişti. Başka bir şehire tayini çıkınca, bir yıla yakındır dedesini ziyarete gelmemiş, buralara gelememişti.

Dedesi yaklaşık yüz-yüz elli metre ötede, bir kayısı ağacının gölgesinde huzur içinde uyuyordu. Tamer, kaldırım taşlarıyla döşenmiş ince uzun yolda ilerlerken sağına soluna bakındı. Sol taraftaki bir köşede yaşlı bir kadın, ellerini mezar toprağının üzerine koymuş, başını öne eğmişti. Dudakları kıpırdıyordu ama ağzından çıkan sesler rüzgârın uğultusuna karışıp kayboluyordu. Bu kadın yalnız başına burada… Korkmuyor mu? diye geçirdi içinden. Oysa kendisi çocukluğundan beri mezarlıklardan ve ölülerden korkardı. Ölüm hep çok korkunç gelirdi ona. Çocukken ölümün mutlak bir yokluk olduğunu, ölenlerin sonsuza dek kaybolduğunu düşünürdü. On beş on altı yaşlarına geldiğinde, çok sevdiği dedesi ona ölümden sonraki hayatı, ahireti anlatana kadar bu korkuyla yaşamıştı. Dedesi torununun ellerinden tutar, bildiklerini ona her zamanki tatlı diliyle anlatırdı. “Ölüm bir yokluk değildir yavrum; ölüm, sonraki hayata geçilen bir kapıdır. Ölen herkes yeniden dirilecek. Bize verilen bu kısacık hayatta tattığımız lezzetlerin hepsi yalnızca birer numunedir. Asıl güzellikler, bitmeyen lezzetler öbür tarafta, unutma.” Tamer, dedesinin bu cümlelerini hiçbir zaman unutmadı. O kelimeler, o ses tonu oracıkta kulaklarında yeniden yankılandı. “Ah dedeciğim, seni nasıl özlediğimi bir bilsen…” Ağır adımlarla ilerlerken, onunla geçirdiği anlar ve hatıralar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Dedesinin ona sürekli tekrarladığı “İnsan güzel yaşamalı, güzel yaratıldığı gibi etrafını da güzelleştirmeli” sözünü kendine hayat düsturu hâline getirmişti.

Tamer etrafına bakındı; kapının ardında büyük küçük yüzlerce mezar vardı. Huzur veren bir sessizlik tüm benliğini sardı. Gözleri mezar taşlarındaki yazılara kaydı. Taşların üzerindeki isimler, doğum ve ölüm tarihleri her zaman dikkatini çekerdi. Kimi taşların üzerindeki yazılar parlak ve siyahtı; kiminin harfleri zamanla silinmiş, kimini ise yeşil yosunlar kaplamıştı.

Yazıları tek tek okumaya başladı. Bir anne, genç yaşta kaybettiği evladı için, “Evladım, seni toprağa emanet ettim. Tekrar buluşacağımız günün hayaliyle yaşıyorum” yazdırmıştı. Üzerinden tam yirmi iki  yıl geçmişti ama yazılar ilk günkü gibi duruyordu. Biraz ileride, üzerinde ay-yıldızlı bayrağın dalgalandığı bir şehit mezarı vardı. Maraş depreminde şehit düşen bir gencin adını ölümsüzleştiren taşta, “Ben ölmedim! Nöbetime buradan devam ediyorum” yazılıydı; ölüm tarihi 6 Şubat 2023’ü gösteriyordu. Birkaç adım daha attı. Yolun hemen sağında, renk renk bir rüzgâr gülü durmaksızın dönüyordu. İçinde beliren çocukça bir heyecan, gözleri mezara kayınca yerini derin bir hüzne bıraktı. Sadece sekiz ay yaşamış bir bebeğin başucuna konulmuştu o rüzgâr gülü. Annesi o rüzgâr gülüne baktıkça, bebeğini rüzgârın savurduğunu, onu alıp uzaklara taşıdığını mı düşünüyor acaba? diye düşündü, sol yanı acıdı. O annenin göğsündeki sızıyı o an kendi içinde hissetti.

Daha fazla dayanamayarak dedesine doğru adımlarını hızlandırdı. Onu kaybettiğinde duyduğu o ilk acı yeniden depreşti. Zaman o an dondu ve Tamer, dedesinin son nefesini verdiği o güne hızlı bir geçiş yaptı. O gün dedesinin başucunda oturmuş, bildiği kısa sureleri okuyarak dua ediyordu. Dedesinin göğsünden derin hırıltılar gelmeye başlayınca, endişeyle yanında duran babasına baktı. Babasının rengi solmuş, o da çaresizce kendi babasını izliyordu. Tamer, dedesinin çorak toprakları andıran incelmiş, kırışmış derili, kemikli ellerine baktı. Elleri titriyordu. Torunu, oturduğu sandalyeden doğrulup ona yaklaştı ve dedesinin ellerini avuçlarının içine aldı. O eller buz gibiydi… Dedesi artık kendinde değildi. Dudakları birkaç kez kıpırdadı ama hiçbir kelime duyulmadı. Bir iki saat içinde sesler de titremeler de tamamen kesildi. Gözü yaşlı babası, dedesinin göğsüne başını koyup hüngür hüngür ağlayan Tamer’i yavaşça kenara çekti ve dedesinin yüzünü beyaz bir çarşafla örttü. Üzerinden tam üç yıl geçmiş olmasına rağmen Tamer; o hırıltılı nefesleri, soğuk elleri ve o beyaz çarşafı dün gibi hatırlıyordu.

Tamer ellerini öne doğru uzatıp nemlenmiş gözleriyle onlara uzun uzun baktı. Dedesinin o soğuk elleri sanki avuçlarının içindeydi. Elleri üşüdü. Bu soğukluk bir dalga hâlinde tüm vücuduna yayıldı, yüreği üşüdü. Günlerce ısınmak bilmeyen o içi, yine o acı günlerdeki gibi üşümüştü. Ölümün soğukluğunu düşündü. Gözlerinden süzülen iki damla yaş, boynundan göğsüne doğru süzüldü. Kendine geldiğinde dedesinin mezarının başındaydı. Selam verdi, dualar etti. “Seni çok özlüyorum,” diye fısıldadı. Elini mermer taşın üzerinde gezdirdi, harflerin üzerinden parmak uçlarıyla tek tek geçti. Taşın sıcaklığı parmaklarındaki soğukla buluşunca, zamanın ötesinden gelen görünmez bir bağ hissetti. Dedesi sanki tam yanındaydı. Taşın üzerinde, “Bir ömür yaşadın, iz bıraktın. Ruhun şad olsun” yazıyordu. Tamer yazıyı okurken gözyaşları dualarına karıştı.

O yazılara baktıkça dedesinin şu cümlesi kulaklarında yankılandı: “Mezar taşları ölümün bir son olmadığının kanıtıdır; insanın ‘Ben buradayım’ diyen haykırışının sonsuzluğa taşınmış, taşlara kazınmış hâlidir.” Bu cümleler, Tamer’in iki dudağının arasından dökülüp çorak toprağa düştü. Etraftaki diğer mezarlara baktı, dedesi çok haklıydı. Kimi yazıların üzeri yılların yorgunluğuyla silinmeye yüz tutmuş olsa da yaşanan onca fırtınaya rağmen ruhları hâlâ oradaydı.

Dedesiyle olan bir başka anısı daha canlandı zihninde. Bir bayram sabahı yaptıkları kabir ziyaretinde, koca çınarı, mezarları eliyle göstererek uzaklara dalmış ve şöyle demişti: “Burada herkes eşit oğlum. Dün zengin olan da burada yatıyor fakir olan da… Güçlü olan da burada, zayıf olan da… Başbakan olan da çiftçi olan da aynı toprağın altında.” Tamer, iş yerinde bir unvan, bir kariyer veya daha fazla güç elde etmek için birbirini kıran insanları düşündü. “Aslında tek gerçek yer burası!” dedi kendi kendine. Boğazında büyüyen bir yumru düğümlendi. O gün saatlerce, gündüz geceye dönene kadar o kayısı ağacının altında oturdu.

Bu yazı sana ne hissettirdi?