Bir taş, iki taş, üç taş, dört taş, beş taş…
İşte sonunda oldu.
Hatırlayanınız oldu mu bu oyunu?
Sarı kızın sırtını masmavi zemine dayadığı o saatlerde, neşeli sesler sarardı telaşlı, gürültülü sokakları. Kızlar, sakladıkları o süslü, parlak taşlardan getirirlerdi yanlarında. Birden dokuzaa kadar itina ile yazılırdı karelerin içine sayılar. Ve içlerinden biri savururdu uğurlu taşını. Tek ayak üstünde, seke seke geçilirdi kareler. Taşa basmadan, çizgiye değmeden…
Erkekler inletirdi sokakları heyecanlı, telaşlı sesleriyle. Elektrik direğinin altına basamak şeklinde, üst üste koydukları kale taşlarını coşkuyla kaldırırlardı yerinden. Tam karşısına gelecek şekilde yerleşirdi taşlar direğin öbür ucuna. Buradan geçen toplar en büyük hüzünleri olurdu. Yine de pes etmeden bir sonraki sayıya koşarlardı; umutla ve sevinçle.
Küçük bebeklerin ilk boyama defteri olurdu o yassı gri taşlar. Sohbetin gölgesinde oturup bir yandan kalemle, pastel boyayla çizerdi taşları o minik eller; bir yandan da ilgiyle annelerini takip ederdi o meraklı gözler.
Ne zaman deniz görsek, üç kez taş sektirme isteği gelirdi içimizden. Dilekler dileyip taşı elimizle iyice kavrar, gözlerimizle nişan alırdık denizin ortasını.
Başlasın sekmeler, kabul olsun dilekler.
Deniz, kum, güneş… Ama bizim aklımız o an hayalperest.
Dengede durarak tek ayakla geçmeye çalıştığımız o karelerdeki beyaz tebeşir izleri silindi önce. Sonra yollarda o topun peşinden koşan ayak izleri.
Bebekler artık kahkaha dolu, huzur dolu o sohbetlerin gölgesinden çıkıp, renkli kutucukların karşısına hapsoldu.
Zaman adım adım gelip geçerken yanımızdan, fark etmeyiz gölgesini bile o an. Usul usul gelir geriden dokunur hayatımıza bizim; her yutkunuşumuzda zaman ileriye doğru akar yavaşça. Çok sonra anlarız, bakakalırız elimizde ve sırtımızda kalanlara. Bir de zihnimizde bıraktığı izler var tabii. Önce canlı bir fotoğraf gibiyken yavaş yavaş renkler soluklaşır, silinmeye başlar tüm yaşananlar. Bir tat, bir koku, bir obje belki geri çağırır o anılardaki hâlimizi. İşte tam o an fark ederiz zamanın geçtiğini ve artık çok geride kalmış izleri. Geçmişin huzuru yoklarken bedenimizi, bugünün yaşam telaşı ve değişimin belirsizliği çalmaya başlar vaktimizi.
Sahi ya…
Nerede şimdi o dileklerimizi fısıldadığımız taşlar?
O yollar?
Hepimiz biliyoruz cevabını aslında.
Önce yan yana, sonra üst üste dizilip de dönüşmedi mi kulelere ve plazalara?
Kaldırım taşları oldu artık gördüğümüz tek manzara.
Taze bahardan soluk grilere dönüşürken evren, sen yine de vazgeçme renkli geçmişinden.

